Modern insanın en büyük biyolojik yanılgısı, sürekli tok kalmanın sağlıklı olduğuna inanması olabilir. Oysa insan bedeni, evrimsel olarak bolluğa değil kıtlığa göre tasarlanmıştır. Hücrelerimiz, enerji fazlasında büyümeye; enerji azaldığında ise onarıma geçer. İşte bu geçiş, yaşlanma biyolojisinin en kritik eşiklerinden biridir.
Kalori kısıtlaması üzerine yapılan onlarca deneysel çalışma gösteriyor ki, organizma enerji alımını azalttığında yalnızca kilo vermez; hücresel düzeyde bir “bakım moduna” girer. İnsulin seviyeleri düşer, mTOR sinyali baskılanır, otofaji aktive olur. Bu, vücudun hasarlı proteinleri ve işlevini yitirmiş hücresel parçaları temizlemeye başlaması demektir. Bir anlamda, iç temizlik.
Sürekli beslenme hali ise tam tersine büyüme sinyallerini açık tutar. Hücre bölünmesi artar, metabolik stres yükselir, inflamasyon zemini genişler. Uzun ömür araştırmalarında tekrar eden ortak nokta nettir: organizma aralıklı enerji kıtlığına maruz kaldığında daha dirençli hale gelir.
Longevity (sağlıklı ve uzun yaşam bilimi) literatüründe kalori kısıtlaması, hala yaşam süresini uzatma potansiyeli en güçlü müdahalelerden biri olarak kabul edilir. Bu etki yalnızca kilo kontrolüyle açıklanamaz. Asıl mesele, metabolik esneklik kazanımıdır. Vücut sürekli glikoz yakmaya bağımlı kalmaz; yağ asitleri ve ketonları kullanabilen daha verimli bir enerji sistemine geçer. Mitokondriler daha az serbest radikal üretir, oksidatif hasar azalır.
Yaşlanma bir takvim meselesi değil, biyolojik yük meselesidir. Hücre ne kadar az hasar biriktirirse, organizma o kadar geç yıpranır. Açlık dönemleri, bu yükü hafifleten fizyolojik aralıklardır. Bu nedenle mesele “az yemek” değil; metabolizmaya zaman zaman dinlenme alanı açmaktır.
Belki de uzun yaşamın sırrı, sürekli bir şeyler eklemek değil, fazlalıkları azaltmaktır. Bazen gençleşme, eksiltmekle başlar.
Dr. Deniz İsmiyeva
Toplumsal analizleri ve özgün bakış açısıyla ajansımızın vizyoner kalemlerinden biri.
Tüm Makaleleri Görüntüle