RASYONEL PİYASA
Piyasalar, modern ekonominin kalbi olarak kabul edilir. Fiyatlar, beklentiler, kararlar ve riskler bu kalpte dolaşır. Uzun yıllar boyunca iktisat literatürüne hâkim olan temel kabullerden biri ise “rasyonel piyasa” anlayışı olmuştur. Bu yaklaşıma göre piyasadaki tüm aktörler, elde ettikleri bilgileri akılcı biçimde değerlendirir, kendi çıkarlarını maksimize edecek kararlar alır ve bu kararların toplamı piyasada dengeyi oluşturur. Fiyatlar da bu sürecin doğal sonucu olarak tüm mevcut bilgileri yansıtır. Ne var ki, küresel krizler, ani çöküşler ve beklenmedik dalgalanmalar bu varsayımı giderek daha fazla tartışmalı hâle getirmiştir.
Rasyonel piyasa fikri, köklerini klasik iktisada kadar uzanan güçlü bir düşünsel mirasa dayanır. Bu yaklaşımda bireyler “homo economicus” olarak tanımlanır: Tam bilgiye sahip, duygulardan arınmış, tutarlı tercihlerle hareket eden ve her koşulda faydasını maksimize etmeye çalışan aktörler. Böyle bir dünyada piyasa fiyatları rastlantısal değildir; aksine, mevcut ve beklenen tüm bilgilerin bir bileşkesidir. Eğer yeni bir bilgi ortaya çıkarsa, piyasa bunu hızla fiyatlara yansıtır ve yeniden dengeye ulaşır. Bu nedenle sistematik olarak piyasayı yenmek, yani ortalamanın üzerinde kazanç sağlamak mümkün değildir.
Bu anlayışın finansal piyasalardaki en bilinen yansıması, “Etkin Piyasalar Hipotezidir. Hipoteze göre hisse senedi, tahvil veya döviz fiyatları, kamuya açık tüm bilgileri anında içerir. Bu da yatırımcıların geçmiş fiyat hareketlerine bakarak ya da herkese açık verileri analiz ederek sürekli ve kalıcı bir şekilde yüksek getiri elde edemeyeceği anlamına gelir. Kısacası, piyasa akıllıdır; bireysel zekâların toplamından daha hızlı ve daha etkilidir.
Ancak teori ne kadar tutarlı görünürse görünsün, pratikte ortaya çıkan tablo çoğu zaman bu kadar düzenli değildir. Ekonomik tarih, rasyonel piyasa varsayımını zorlayan sayısız örnekle doludur. 1929 Büyük Buhranı, 2008 Küresel Finans Krizi, dot-com balonu ya da daha yakın dönemde yaşanan ani kripto para çöküşleri, piyasalarda rasyonellikten sapmaların ne kadar güçlü olabildiğini göstermiştir. Eğer piyasalar gerçekten tüm bilgileri doğru ve eksiksiz yansıtıyor olsaydı, bu denli büyük balonların ve sert çöküşlerin yaşanması nasıl açıklanabilirdi?
Bu noktada rasyonel piyasa yaklaşımının en zayıf halkası ortaya çıkar: insan davranışı. İnsanlar her zaman akılcı değildir. Korku, açgözlülük, sürü psikolojisi ve aşırı özgüven gibi duygular, ekonomik kararları derinden etkiler. Belirsizlik arttığında bireyler çoğu zaman kendi analizlerinden ziyade başkalarının davranışlarını taklit etmeyi tercih eder. Bu da fiyatların temel değerlerinden kopmasına, şişmesine ya da gereğinden fazla düşmesine yol açar.
Davranışsal iktisat tam da bu noktada devreye girer ve rasyonel piyasa anlayışına güçlü bir eleştiri getirir. Bu yaklaşım, bireylerin sınırlı bilgiye, sınırlı zamana ve sınırlı bilişsel kapasiteye sahip olduğunu vurgular. İnsanlar karmaşık hesaplamalar yerine zihinsel kestirme yollar kullanır; bu da sistematik hatalara neden olur. Aşırı iyimserlik, kayıptan kaçınma ya da geçmiş deneyimlere aşırı bağlılık gibi eğilimler, piyasa fiyatlarını rasyonel varsayımlardan uzaklaştırır.
Yine de rasyonel piyasa yaklaşımını tamamen göz ardı etmek de doğru olmaz. Çünkü bu yaklaşım, piyasalarda bilgi akışının önemini, şeffaflığın değerini ve uzun vadede keyfi fiyatlamaların sürdürülemezliğini hatırlatır. Birçok ampirik çalışma, uzun vadede piyasaların aşırı sapmaları telafi etme eğiliminde olduğunu göstermektedir. Yani kısa vadede irrasyonel davranışlar baskın olsa bile, zaman içinde piyasa mekanizması belirli bir denge arayışına girer.
Asıl mesele, rasyonel piyasa anlayışının mutlak bir gerçeklik olarak değil, açıklayıcı bir çerçeve olarak ele alınmasıdır. Bu çerçeve, ekonomik analizde düzeni ve öngörülebilirliği temsil ederken; gerçek hayat ise belirsizlik, duygu ve beklentilerle şekillenir. Piyasa aktörleri ne tamamen rasyoneldir ne de bütünüyle irrasyonel. Davranışlar, koşullara göre değişir; bazen akılcı hesaplar öne çıkar, bazen de psikolojik refleksler belirleyici olur.
Bugünün dünyasında rasyonel piyasa tartışması, sadece akademik bir konu olmanın ötesine geçmiştir. Merkez bankalarının iletişim stratejileri, kamu otoritelerinin düzenleyici müdahaleleri ve şirketlerin yatırım kararları bu tartışmadan doğrudan etkilenmektedir. Eğer piyasalar her zaman rasyonel olsaydı, kriz dönemlerinde yoğun kamu müdahalelerine ihtiyaç duyulmazdı. Oysa gerçek hayatta, beklentileri yönetmek en az ekonomik göstergeler kadar önemlidir.
Sonuç olarak rasyonel piyasa, ekonominin idealize edilmiş bir fotoğrafını sunar. Bu fotoğraf, analitik netlik sağlar; fakat tüm detayları içermez. Piyasalar bazen akılcıdır, bazen de duyguların ve algıların esiri olur. Ekonomiyi doğru okumak, bu iki gerçeği birlikte görebilmeyi gerektirir. Ne sadece matematiksel modellere sığınmak yeterlidir ne de tüm piyasa hareketlerini irrasyonellik etiketiyle açıklamak mümkündür. Asıl denge, rasyonel varsayımlarla insan davranışlarının karmaşıklığını aynı anda anlayabilmekten geçer. Bu denge kurulduğunda, piyasalara bakış da daha gerçekçi ve daha sağlıklı bir zemine oturur.