AVRUPA VE TÜRKİYE’DE MAAŞLARDAN KESİNTİLER
AVRUPA VE TÜRKİYE’DE MAAŞLARDAN KESİNTİLER
Avrupa’da yıllık 100 bin euro maaş kulağa ilk duyulduğunda birçok insan için “hayat tamam” hissi yaratıyor. Türkiye’de yaşayan biri açısından düşünüldüğünde bu rakam, özellikle döviz kurunun yüksek olduğu dönemlerde adeta servet gibi görünüyor. Ancak işin içine Avrupa’daki gelir vergileri, sosyal güvenlik kesintileri, kira giderleri ve yaşam maliyetleri girince tablo biraz değişiyor. Çünkü Avrupa’da yüksek maaş kazanmak ile yüksek alım gücüne sahip olmak her zaman aynı anlama gelmiyor.
Bugün Avrupa’nın birçok ülkesinde devlet, yüksek gelir elde eden vatandaşlardan ciddi oranlarda vergi alıyor. Bunun temel nedeni ise sağlık, eğitim, ulaşım ve sosyal güvenlik sistemlerinin büyük ölçüde vergilerle finanse edilmesi. Yani Avrupa’da vatandaş yüksek vergi ödüyor ama bunun karşılığında ücretsiz ya da düşük maliyetli kamu hizmetlerinden yararlanıyor.
Örneğin Almanya’dan başlayalım. Yıllık 100 bin euro maaş alan bir çalışan, medeni durumuna göre değişmekle birlikte yaklaşık yüzde 40-45 arasında toplam kesintiyle karşılaşabiliyor. Gelir vergisi, dayanışma vergisi ve sosyal güvenlik primleri düşüldüğünde kişinin eline yıllık yaklaşık 55-60 bin euro civarında para geçiyor. Yani kağıt üzerinde görülen 100 bin euronun neredeyse yarısı devlete gidiyor.
Fransa’da da durum çok farklı değil. Fransa, sosyal devlet anlayışının en güçlü olduğu ülkelerden biri. Burada da çalışanlardan ciddi sosyal güvenlik kesintileri yapılıyor. Yıllık 100 bin euro maaş alan bir kişinin cebine ortalama 58-62 bin euro arasında bir rakam kalabiliyor. Ancak bunun karşılığında sağlık sistemi büyük ölçüde ücretsiz işliyor, çocuk yardımları veriliyor ve emeklilik sistemi daha güçlü çalışıyor.
İskandinav ülkelerinde ise vergi yükü daha da dikkat çekiyor. İsveç, Danimarka ve Finlandiya gibi ülkelerde yüksek gelir grubundaki çalışanlar bazen yüzde 50’ye yaklaşan toplam kesintilerle karşılaşabiliyor. Yani 100 bin euroluk maaşın yaklaşık yarısı vergi ve prim olarak kesilebiliyor. Fakat bu ülkelerde vatandaşın özel okul, özel sağlık sigortası ya da güvenlik kaygısı için ekstra büyük harcamalar yapma ihtiyacı daha az oluyor.
İngiltere’de ise sistem biraz daha farklı işliyor. Gelir vergisi kademeli uygulanıyor ve sosyal güvenlik kesintileriyle birlikte 100 bin sterlin ya da euro seviyesindeki gelirlerde çalışanların eline yaklaşık yüzde 60-65 civarında net gelir kalabiliyor. Ancak özellikle Londra gibi şehirlerde kira fiyatları öylesine yükselmiş durumda ki yüksek maaşlı çalışanlar bile bütçe planı yapmak zorunda kalıyor.
Peki Türkiye ile kıyaslayınca durum nasıl görünüyor?
Türkiye’de ücretli çalışanlar için gelir vergisi sistemi yine kademeli işliyor. Maaş yükseldikçe vergi oranı artıyor. Özellikle yılın son aylarında çalışanların maaşlarında yaşanan düşüş uzun süredir tartışma konusu oluyor. Türkiye’de de SGK primi, işsizlik sigortası ve gelir vergisi kesintileri maaşın önemli bölümünü götürüyor. Ancak Avrupa’daki kadar yüksek nominal maaşlar olmadığı için tartışma daha çok “gelirin alım gücü” üzerinden yapılıyor.
Bugün Türkiye’de yıllık 100 bin euro karşılığı gelir elde eden bir çalışan zaten toplumun çok küçük bir bölümünü oluşturuyor. Böyle bir gelir düzeyi Türkiye şartlarında üst gelir grubuna karşılık geliyor. Fakat mesele yalnızca maaşın büyüklüğü değil. Önemli olan o gelirle nasıl bir yaşam kurulabildiği.
Avrupa’da yüksek maaşlı bir çalışan, maaşının yarısını vergiye verse bile bazı temel ihtiyaçlarda daha az kaygı yaşayabiliyor. Çocuğunu devlet okulunda kaliteli eğitim aldırabiliyor. Hastalandığında büyük sağlık faturalarıyla karşılaşmıyor. Emeklilik konusunda daha uzun vadeli güven hissedebiliyor. Toplu taşıma sistemleri güçlü olduğu için araba sahibi olmak zorunlu hale gelmeyebiliyor.
Türkiye’de ise birçok vatandaş maaşından kesilen vergilere rağmen sağlık, eğitim, kira ve ulaşım gibi alanlarda ayrıca yüksek harcamalar yapmak zorunda kalabiliyor. Özellikle büyükşehirlerde barınma maliyetleri son yıllarda ciddi şekilde arttı. İstanbul’da orta gelirli bir vatandaş için kira artık başlı başına büyük bir ekonomik mücadeleye dönüşmüş durumda.
Bir başka önemli fark ise enflasyon konusu. Avrupa’da enflasyon son yıllarda artsa bile birçok ülkede ücret artışları ve sosyal destek mekanizmaları sistemi bir ölçüde dengede tutabiliyor. Türkiye’de ise yüksek enflasyon maaşların satın alma gücünü daha hızlı aşındırıyor. İnsanlar maaşlarına zam alsalar bile birkaç ay sonra aynı parayla daha az ürün alabildiklerini hissediyor.
Öte yandan Avrupa’da yüksek vergi sistemi de eleştiriliyor. Özellikle teknoloji, finans ve yazılım sektöründe çalışan bazı profesyoneller “kazandığımızın büyük kısmı gidiyor” diyerek daha düşük vergili ülkelere taşınmayı düşünüyor. Son yıllarda Dubai, İsviçre veya bazı Doğu Avrupa ülkeleri bu nedenle yüksek gelir grubundan ilgi görüyor.
Ama yine de Avrupa’daki sistemin temel mantığı şu: Devlet vatandaştan çok vergi alıyor fakat karşılığında sosyal güvence sunuyor. Türkiye’de ise vatandaşın önemli bir bölümü hem vergi ödediğini hem de birçok hizmet için yeniden cebinden para çıkardığını düşünüyor.
Sonuç olarak Avrupa’da yıllık 100 bin euro maaş dışarıdan bakıldığında dev bir gelir gibi görünse de vergi ve yaşam maliyetleri hesaba katıldığında tablo daha gerçekçi hale geliyor. Evet, Avrupa’da yüksek maaş alan biri hâlâ rahat yaşayabiliyor. Ancak bu durum “vergisiz zenginlik” anlamına gelmiyor. Türkiye’de ise mesele daha çok maaşın büyüklüğünden ziyade o maaşın ay sonunda ne kadar geçim sağlayabildiğiyle ilgili hale gelmiş durumda.
Bugünün dünyasında insanlar artık sadece maaş rakamına değil; o maaşın satın alma gücüne, sosyal güvenceye ve yaşam kalitesine bakıyor. Çünkü önemli olan kağıt üzerindeki gelir değil, o gelirle nasıl bir hayat kurulabildiği.
Kaynak: Euronews