AB’NİN “BUY EUROPEAN” PLANI MÜMKÜN MÜ
Son yıllarda küresel ekonomide yaşanan kırılmalar, devletlerin sanayi politikalarına bakışını kökten değiştirdi. Pandemi sonrası tedarik zincirlerinin kırılması, enerji krizi ve jeopolitik rekabetin sertleşmesi, özellikle Avrupa’da “stratejik otonomi” kavramını gündemin merkezine taşıdı. Bu tartışmaların en somut yansımalarından biri ise Avrupa Birliği içinde konuşulan “Buy European” yani Avrupa’dan alım önceliği politikası. Peki, bu yaklaşım gerçekten uygulanabilir mi, yoksa Avrupa ekonomisi için riskli bir adım mı?
Bu sorunun yanıtını ararken hem ekonomik gerçeklere hem de siyasi dengelere bakmak gerekiyor. Çünkü söz konusu politika, sadece bir kamu alımı düzenlemesi değil; aynı zamanda Avrupa’nın küresel ekonomide nasıl bir rol üstlenmek istediğiyle doğrudan ilgili.
Küresel Rekabetin Yeni Dönemi
Dünya ekonomisi artık klasik serbest ticaret mantığıyla işlemiyor. ABD’de uygulamaya giren teşvik paketleri ve sanayi destekleri, özellikle teknoloji ve yeşil enerji alanlarında yerli üretimi korumayı hedefliyor. Bu bağlamda ABD’de çıkarılan Inflation Reduction Act, Avrupalı şirketler açısından önemli bir rekabet baskısı yarattı. Bu yasa kapsamında ABD’de üretim yapan firmalara ciddi vergi avantajları ve teşvikler sağlanması, Avrupa’daki bazı yatırımların ABD’ye kayma riskini doğurdu.
Benzer şekilde Çin de uzun süredir devlet destekli sanayi politikalarıyla küresel üretim zincirlerinde güçlü bir konum elde etmiş durumda. Bu tablo karşısında Avrupa Birliği, özellikle stratejik sektörlerde kendi üretim kapasitesini güçlendirmek için yeni politikalar geliştirmeye yöneliyor.
“Buy European” tartışması tam da bu noktada ortaya çıktı. Temel fikir şu: Kamu ihalelerinde ve bazı stratejik sektörlerde Avrupa’da üretilen ürünlere öncelik verilmesi. Bu yaklaşım, özellikle savunma sanayi, enerji teknolojileri, yarı iletkenler ve kritik ham maddeler gibi alanlarda gündeme geliyor.
Stratejik Otonomi Arayışı
Avrupa’nın bu tür bir politika düşünmesinin arkasında sadece ekonomik değil, güvenlik temelli kaygılar da bulunuyor. Pandemi döneminde tıbbi ekipmanlarda yaşanan sıkıntılar, enerji krizinde dışa bağımlılığın yarattığı sorunlar ve yarı iletken tedarikindeki aksaklıklar, Avrupa’nın stratejik bağımlılıklarını açık biçimde ortaya koydu.
Bu nedenle Avrupa kurumları son yıllarda sanayi politikası konusunda daha aktif bir rol üstlenmeye başladı. Bu tartışmalarda sıkça adı geçen kurumlardan biri de Avrupa Komisyonu. Komisyon, Avrupa sanayisinin rekabet gücünü korumak ve yatırımların Avrupa içinde kalmasını sağlamak amacıyla yeni düzenlemeler ve teşvik mekanizmaları üzerinde çalışıyor.
Ancak burada önemli bir ikilem var: Avrupa Birliği, kuruluşundan bu yana serbest ticaret ve açık pazar ilkelerini savunan bir yapı. Eğer “Buy European” yaklaşımı sert bir şekilde uygulanırsa, bu durum Avrupa’nın kendi ticaret politikasıyla çelişebilir.
Ekonomik Riskler ve Olası Tepkiler
“Buy European” planının önündeki en büyük engellerden biri uluslararası ticaret kuralları. Dünya Ticaret Örgütü çerçevesinde kamu alımları ve rekabet kuralları belirli standartlara bağlı. Avrupa’nın açık biçimde yerli ürünleri kayıran bir politika izlemesi, ticaret ortaklarıyla yeni gerilimlere yol açabilir.
Özellikle ABD ile ilişkiler bu noktada kritik. Zaten son yıllarda teknoloji, enerji ve sanayi teşvikleri konusunda transatlantik ilişkilerde zaman zaman gerginlik yaşanıyor. Eğer Avrupa da benzer bir korumacı politika uygularsa, küresel ticarette yeni bir “teşvik yarışı” daha da hızlanabilir.
Bunun yanında Avrupa içinde de görüş ayrılıkları bulunuyor. Birliğin büyük ekonomileri, sanayi politikalarında daha aktif devlet müdahalesini destekleyebiliyor. Ancak daha küçük ve ihracata bağımlı ülkeler, korumacı adımların ticaret dengelerini bozabileceğinden endişe ediyor.
Avrupa Sanayisinin Yapısal Sorunu
Aslında “Buy European” tartışması, Avrupa’nın daha derin bir sorununa işaret ediyor: Rekabet gücü meselesi. Avrupa sanayisi teknoloji, inovasyon ve kalite açısından güçlü olsa da enerji maliyetleri, bürokratik yükler ve yatırım ortamı gibi konularda bazı rakiplerinin gerisinde kalabiliyor.
Özellikle son yıllarda yüksek enerji fiyatları, Avrupa’da üretim maliyetlerini ciddi şekilde artırdı. Bu durum, enerji yoğun sektörlerde üretimin başka bölgelere kaymasına yol açabilecek bir risk oluşturuyor.
Bu nedenle bazı ekonomistler, “Buy European” gibi politikaların sorunu kökten çözmeyeceğini savunuyor. Onlara göre asıl ihtiyaç duyulan şey; üretim maliyetlerini düşüren, inovasyonu hızlandıran ve yatırımları teşvik eden kapsamlı reformlar.
Politik Olarak Cazip Bir Söylem
Öte yandan “Buy European” yaklaşımı politik açıdan oldukça güçlü bir söylem sunuyor. Avrupa’da seçmenlerin önemli bir bölümü, sanayinin korunması ve istihdamın Avrupa içinde kalması gerektiğini düşünüyor. Özellikle sanayi bölgelerinde yaşayan seçmenler, küreselleşmenin bazı sektörlerde yarattığı kayıplardan endişe duyuyor.
Bu nedenle birçok siyasi lider, sanayi politikalarında daha korumacı bir yaklaşımı savunmaya başladı. Ancak bu yaklaşımın uygulanabilirliği, Avrupa Birliği’nin çok katmanlı karar alma sistemi nedeniyle oldukça karmaşık.
Avrupa’da ekonomik politikaların şekillenmesi, ulusal hükümetler ile AB kurumları arasında sürekli bir müzakere sürecini gerektiriyor. Dolayısıyla “Buy European” gibi kapsamlı bir politikanın hayata geçmesi için hem hukuki düzenlemelerin hem de siyasi uzlaşının sağlanması gerekiyor.
Gerçekçi Bir Senaryo: Kısmi Uygulama
Uzmanların büyük bölümü, “Buy European” planının tamamen uygulanmasından ziyade sınırlı ve stratejik alanlarda hayata geçirilebileceğini düşünüyor. Özellikle savunma, enerji dönüşümü ve kritik teknolojiler gibi alanlarda Avrupa içi üretimin teşvik edilmesi daha olası bir senaryo olarak görülüyor.
Bu yaklaşım aslında tam anlamıyla korumacı bir politika değil; daha çok stratejik sektörlerde dayanıklılığı artırmaya yönelik bir adım olarak değerlendiriliyor. Başka bir deyişle Avrupa, küresel ticaretten tamamen kopmak yerine bazı kritik alanlarda riskleri azaltmayı hedefliyor.
Sonuç: Zor Ama Tamamen İmkânsız Değil
“Buy European” planı, Avrupa’nın içinde bulunduğu yeni ekonomik ve jeopolitik dönemin bir yansıması. Küresel rekabetin sertleştiği, tedarik güvenliğinin önem kazandığı ve devlet desteklerinin arttığı bir dünyada Avrupa’nın tamamen eski ticaret modeline bağlı kalması zor görünüyor.
Ancak bu politikanın uygulanması da kolay değil. Uluslararası ticaret kuralları, AB içindeki görüş ayrılıkları ve ekonomik maliyetler, planın önündeki en büyük engeller olarak öne çıkıyor.
Muhtemelen Avrupa’nın önümüzdeki dönemde izleyeceği yol, tam anlamıyla korumacı bir politika ile tamamen açık piyasa yaklaşımı arasında bir denge kurmak olacak. Bu denge ne kadar başarılı kurulursa, Avrupa sanayisinin geleceği de o ölçüde şekillenecek.
Sonuç olarak “Buy European” fikri, Avrupa için hem bir fırsat hem de ciddi bir risk barındırıyor. Eğer doğru tasarlanırsa Avrupa’nın stratejik sektörlerde güçlenmesini sağlayabilir. Ancak yanlış uygulanırsa, küresel ticaret ilişkilerini zedeleyen ve Avrupa ekonomisinin rekabet gücünü azaltan bir hamleye dönüşebilir. Avrupa’nın önündeki asıl sınav ise tam olarak burada başlıyor.
Kaynak : Euronews