Zafer Özcivan
Editoryal
19 Nisan 2026

ABD-İRAN SAVAŞI TEKRAR BAŞLAYABİLİR

Yazar Zafer Özcivan
Tüm Arşivi Gör

ABD-İRAN SAVAŞI TEKRAR BAŞLAYABİLİR

Ortadoğu’da gerilim yeniden yükselirken, Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasındaki müzakere sürecinin geleceği uluslararası kamuoyunun en kritik gündem maddelerinden biri haline gelmiş durumda. Taraflar zaman zaman diplomatik kanalları açık tuttuklarını ifade etseler de sahadaki askeri hareketlilik ve karşılıklı sert açıklamalar, müzakerelerde somut bir ilerleme sağlanamaması halinde çatışmanın yeniden ve daha şiddetli bir şekilde başlayabileceği ihtimalini güçlendiriyor.

Son yıllarda iki ülke arasındaki gerilimin temelinde yalnızca nükleer program tartışmaları değil, aynı zamanda bölgesel güç mücadelesi, enerji hatları üzerindeki kontrol ve vekil aktörler üzerinden yürütülen dolaylı çatışmalar yer alıyor. Özellikle Hürmüz Boğazı gibi küresel enerji arzı açısından kritik bir noktada yaşanan her gelişme, yalnızca bölgeyi değil, dünya ekonomisini de doğrudan etkileyebilecek bir potansiyele sahip. Bu nedenle ABD–İran hattındaki her diplomatik tıkanma, küresel ölçekte yankı buluyor.

Müzakere süreçlerinin en kırılgan noktası ise tarafların birbirine duyduğu derin güvensizliktir. Amerika Birleşik Devletleri, İran’ın nükleer faaliyetlerinin sınırlandırılmasını ve bölgesel etkisinin azaltılmasını talep ederken; İran ise ekonomik yaptırımların tamamen kaldırılmasını ve uluslararası sistemde daha bağımsız bir aktör olarak kabul görmeyi istiyor. Bu karşılıklı talepler, çoğu zaman müzakere masasında uzlaşma zeminini daraltıyor ve sürecin tıkanmasına neden oluyor.

Geçmişte yaşanan İran Nükleer Anlaşması süreci, tarafların aslında uzlaşabileceğini göstermişti. Ancak bu anlaşmanın sürdürülebilir olmaması ve sonrasında yaşanan gelişmeler, taraflar arasındaki güven krizini daha da derinleştirdi. Bugün gelinen noktada taraflar yeniden müzakere ihtimalini konuşsa da geçmiş deneyimler yeni bir anlaşmanın kalıcılığı konusunda ciddi soru işaretleri yaratıyor.

Sahadaki gelişmeler de diplomatik sürecin kırılganlığını artırıyor. Özellikle Orta Doğu genelinde İran’a yakın milis gruplar ile ABD destekli unsurlar arasında yaşanan gerilimler, doğrudan bir savaşın “vekiller üzerinden” zaten kısmen sürdüğünü gösteriyor. Bu durum, tarafların doğrudan karşı karşıya gelmesini engelleyen bir tampon görevi görse de aynı zamanda her an kontrolden çıkabilecek bir risk alanı oluşturuyor.

Eğer müzakerelerde ilerleme sağlanamazsa, bu dolaylı çatışmaların doğrudan bir savaşa evrilmesi ihtimali oldukça yüksek. Böyle bir senaryoda ilk kırılma noktası büyük ihtimalle enerji hatları ve stratejik geçiş bölgeleri olacaktır. Özellikle Hürmüz Boğazı’nda yaşanabilecek bir kriz, küresel petrol fiyatlarını hızla yukarı çekerken, dünya ekonomisinde yeni bir dalgalanma yaratabilir. Bu da sadece askeri değil, ekonomik bir savaşın da kapılarını aralayacaktır.

Ekonomik boyut, bu gerilimin en kritik unsurlarından biri olmaya devam ediyor. İran uzun süredir ağır yaptırımlar altında ekonomik olarak zorlanırken, Amerika Birleşik Devletleri ise bu yaptırımları bir baskı aracı olarak kullanmaya devam ediyor. Ancak bu baskı politikası, İran’ın daha agresif bir dış politika benimsemesine yol açabiliyor. Bu da müzakerelerin başarısız olması durumunda savaş riskini artıran bir unsur olarak öne çıkıyor.

Toplumsal ve siyasi dinamikler de süreci doğrudan etkiliyor. Her iki ülkede de kamuoyunun beklentileri ve siyasi liderlerin iç politik hesapları, müzakere sürecinde esneklik alanını daraltıyor. Özellikle seçim dönemleri ya da iç siyasi krizler, liderlerin daha sert söylemler benimsemesine neden olabiliyor. Bu durum ise diplomatik sürecin ilerlemesini zorlaştırıyor.

Öte yandan teknolojik gelişmeler, olası bir ABD–İran savaşının geçmiştekilerden çok daha farklı ve yıkıcı olacağını gösteriyor. İnsansız hava araçları, siber saldırılar ve uzun menzilli füze sistemleri, savaşın sadece cephe hattında değil, altyapı, enerji ve iletişim sistemleri üzerinde de büyük tahribat yaratabileceğini ortaya koyuyor. Bu da çatışmanın etkilerini bölgesel sınırların çok ötesine taşıyabilir.

Sonuç olarak, Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasındaki müzakerelerde ilerleme sağlanamaması, yalnızca iki ülke arasında değil, tüm dünya açısından ciddi sonuçlar doğurabilecek bir savaş riskini beraberinde getiriyor. Diplomasi masasında çözülemeyen her başlık, sahada daha sert ve daha maliyetli bir şekilde karşımıza çıkma potansiyeline sahip. Bu nedenle tarafların kısa vadeli stratejik kazanımlar yerine, uzun vadeli istikrarı önceleyen bir yaklaşım benimsemesi hayati önem taşıyor.

Aksi takdirde, bugün ertelenen bir savaşın yarın çok daha ağır sonuçlarla geri dönmesi kaçınılmaz olabilir. Bu da yalnızca Ortadoğu’nun değil, küresel sistemin tamamının yeni bir kriz dalgasıyla karşı karşıya kalması anlamına gelecektir.

Zafer Özcivan

Ekonomist / Yazar

Tüm Makaleleri Görüntüle