Bir toplumun vicdanı en çok okulda görünür.
Çünkü okul, yalnızca ders anlatılan bir bina değildir; bir ülkenin çocuklarına verdiği sözün adıdır.
Güvende olacaksın, duyulacaksın, korunacaksın, büyüyeceksin.
Ne var ki son dönemde Siverek’te ve Kahramanmaraş’ta yaşananlar, bu sözün ne kadar ağır biçimde ihlal edildiğini gözler önüne serdi. Kurşun, yalnızca bedenleri hedef almadı; kamusal aklın, eğitim düzeninin ve toplumsal sorumluluğun tam ortasına saplandı.
Bu olaylara yalnızca “trajedi” demek yetmez. Çünkü trajedi bazen kader çağrışımı yapar.
Oysa burada kaderden çok ihmal vardır. Görülmeyen değil, görülmek istenmeyen işaretler vardır.
Duyulmayan değil, duyulsa bile gereği yapılmayan uyarılar vardır.
Bir çocuğun ya da bir gencin içinde büyüyen karanlık, bir anda ortaya çıkmaz; uzun süre fark edilmemiş, ciddiye alınmamış, ötelenmiş bir sessizliğin içinden gelir.
Sonra bir gün o sessizlik bozulur. Ve geriye yalnızca yıkım kalır.
Bugün dönüp kendimize dürüstçe bakmak zorundayız.
Türkiye’de okul, uzun zamandır yalnızca eğitim veren bir kurum değildir; aynı zamanda baskının, yarışın, dışlanmanın ve görünmez yalnızlıkların mekânıdır.
Çocuklar başarıya zorlanıyor, kıyasın içine itiliyor, duygusal olarak örseleniyor; fakat onların ruhuna ne olduğu çoğu zaman kimsenin gerçek meselesi olmuyor.
Notlar izleniyor, devamsızlık takip ediliyor, sınav sonuçları kayda geçiyor; ama kırılan bir çocuğun iç dünyası çoğu kez herhangi bir resmî tutanağa sığmıyor.
O yüzden de sistem, en hayati olanı en son fark ediyor.
Meselenin en sarsıcı tarafı da burada başlıyor.
Şiddet, artık sadece bireysel bir patlama değil; toplumsal iklimin ürettiği bir sonuç hâline geliyor.
Öfkenin meşrulaştırıldığı, tehdidin sıradanlaştığı, gücün hoyratlıkla karıştırıldığı bir vasatta, okul saldırıları ne yazık ki bütünüyle yabancı hadiseler gibi durmuyor.
Çünkü çocuk, içinde yaşadığı çağın dilini de taşır.
Evde ne görüyorsa, sokakta ne işitiyorsa, ekranda hangi kudret biçimini izliyorsa, onu kendi dünyasında bir yere koyar.
Yetişkinlerin hoyratlığı, çocukların felaketi olur.
Her büyük acıdan sonra aynı cümleler kuruluyor: soruşturma başlatıldı, gerekli inceleme yapılıyor, psikososyal destek sağlanacak.
Bunların hiçbiri değersiz değil; fakat hepsi olup bittikten sonra geliyor.
Bizde önlem alma kültürü zayıf, yas tutma refleksi güçlü.
Olaydan sonra konuşmakta mahiriz, olaydan önce görmekte değil. İşte bu yüzden her facia biraz da gecikmiş ciddiyetin sonucudur.
Oysa okulun güvenliği yalnızca kapıya konulan bir görevliyle, koridora yerleştirilen bir kamerayla sağlanmaz.
Gerçek güvenlik, çocuğun ruhundaki sarsıntıyı zamanında fark edebilen bir dikkatle mümkündür.
Öğrenciyi yalnızca disiplin nesnesi olarak değil, kırılgan bir insan olarak gören bir anlayışla mümkündür.
Aileyi, öğretmeni, idareyi ve kamuyu aynı sorumluluk çizgisinde buluşturan sahici bir iradeyle mümkündür.
Kısacası mesele duvar değil, zihniyettir.
Siverek ve Kahramanmaraş bize yalnızca iki acı olay anlatmıyor.
Daha büyük, daha rahatsız edici bir gerçeği gösteriyor: Bir toplum, çocuklarını okulda koruyamıyorsa, geleceğe dair kurduğu büyük cümlelerin çoğu içi boş birer temenniden ibarettir.
Çünkü medeniyet, en çok çocukların güvende olduğu yerde başlar.
Eğer okulda korku varsa, orada eğitim eksik değildir yalnızca; orada kamusal vicdan da yaralıdır.
Ve belki artık şu soruyu gerçekten sormanın vakti gelmiştir: Çocukları koruyamayan bir düzen, neyi başarıyla yönetmiş sayılabilir?
Yusuf Mehmet Suayi
Toplumsal analizleri ve özgün bakış açısıyla ajansımızın vizyoner kalemlerinden biri.
Tüm Makaleleri Görüntüle