Türkiye İhracatçı Bir Ülke Değil, İthalata Dayalı İhracat Yapan Bir Ülke
Türkiye son yıllarda ihracat rakamlarıyla güçlü bir performans sergilediğini iddia ediyor. Açıklanan aylık ve yıllık veriler, kırılan rekorlar ve yeni pazarlara yönelik açılım söylemleri, ekonominin dış ticaret cephesinde başarılı bir tablo çizildiği algısını besliyor. Ancak rakamların arkasına bakıldığında ortaya çıkan gerçek, bu anlatıyla örtüşmüyor. Türkiye, yapısal olarak ihracatçı bir ülke değil; ithalata bağımlı bir ihracat modeliyle yol alan kırılgan bir ekonomi görünümünü koruyor.
Bir ülkenin ihracatçı olarak tanımlanabilmesi, yalnızca dış pazarlara mal satmasıyla mümkün değildir. Asıl belirleyici unsur, ihraç edilen ürünlerin ne kadarının ülke içinde üretildiği, ne ölçüde katma değer yarattığı ve dış ekonomik dengeleri kalıcı biçimde iyileştirip iyileştirmediğidir. Türkiye’de ihracat artarken ithalatın da eş zamanlı yükselmesi, cari açığın kronik hale gelmesi ve döviz ihtiyacının kalıcılaşması bu nedenle tesadüf değildir. İhracat, ekonomiyi güçlendiren bir kaldıraç olmaktan çok, sistemi ayakta tutan geçici bir destek mekanizmasına dönüşmüş durumdadır.
Bu yapının merkezinde ara malı bağımlılığı yer almaktadır. Türkiye’nin ihracatının omurgasını oluşturan otomotiv, makine, beyaz eşya, tekstil, kimya ve elektronik gibi sektörler, yüksek oranda ithal girdi kullanmaktadır. İhraç edilen ürünlerin önemli bir bölümü, üretim sürecinin kritik aşamalarında dışa bağımlı olduğu için, elde edilen döviz gelirinin kayda değer kısmı yeniden ithalata gitmektedir. Bu durum, ihracatı kur hareketlerine, enerji fiyatlarına ve küresel tedarik zinciri şoklarına karşı son derece hassas hale getirmektedir.
Sorun yalnızca ithal girdi oranı da değildir. Türkiye ihracatta büyük ölçüde miktar artışı sağlamaktadır; ancak birim ihracat değerleri sınırlı yükselmektedir. Başka bir ifadeyle Türkiye daha çok üretmekte, daha çok satmakta fakat daha pahalı satamamaktadır. Bu tablo, ülkeyi sürekli fiyat rekabetine zorlamakta; düşük kâr marjları ise firmaların teknolojiye, Ar-Ge’ye ve markalaşmaya yatırım yapmasını engellemektedir. Böylece ihracat artarken sanayi yapısı derinleşmemekte, verimlilik sıçraması gerçekleşmemektedir.
Mevcut teşvik ve destek sistemi de bu yapıyı dönüştürmek yerine pekiştirmektedir. Türkiye’de ihracata yönelik teşvikler ağırlıklı olarak hacmi ödüllendirmekte, üretimin niteliğini ikinci plana itmektedir. Ne kadar ihraç edildiği, ne ihraç edildiğinden daha önemli hale gelmiştir. Yerli girdi oranı, teknolojik seviye, marka değeri ve uzun vadeli sanayi katkısı gibi unsurlar, teşvik mekanizmalarının merkezinde yer almamaktadır. Bu yaklaşım, ithalata dayalı ihracat modelini kalıcılaştırmakta ve yapısal dönüşüm ihtiyacını sürekli ertelemektedir.
Bu nedenle ihracat artmasına rağmen dış ticaret dengesi kalıcı biçimde düzelmemekte, cari açık kronik bir sorun olmaya devam etmektedir. Enerji ve ara malı ithalatı azaltılmadıkça, ihracatın cari açığı kapatması mümkün değildir. Mevcut model, açığı azaltmaktan çok yönetilebilir seviyede tutmaya yarayan geçici bir denge üretmektedir.
Gerçek anlamda ihracatçı bir ülke olmak; yüksek yerli girdi oranına sahip, teknoloji ve marka ihraç eden, enerji bağımlılığını azaltmış ve küresel değer zincirlerinde üst basamaklara tırmanmış bir üretim yapısını gerektirir. Bu dönüşüm kısa vadeli teşviklerle değil, uzun vadeli bir sanayi politikası, nitelikli insan kaynağı, güçlü Ar-Ge altyapısı ve öngörülebilir ekonomik yönetişimle mümkündür.
Türkiye’nin temel sorunu ihracat yapamamak değildir. Asıl sorun, ihracatın yanlış bir ekonomik model üzerine inşa edilmiş olmasıdır. İthalata dayalı ihracat yapısı; küresel dalgalanmalara açık, kriz dönemlerinde hızla zayıflayan ve sürdürülebilir büyüme üretemeyen bir yapı üretmektedir. Türkiye, ya ihracatı rakamlarla konuşmaya devam edecek ya da üretim yapısını dönüştürerek gerçek anlamda ihracatçı bir ülke olma yolunu seçecektir. Bu tercih geciktikçe, ödenecek ekonomik bedel büyümektedir.