Türkiye Çin ile Ticarette Nasıl Pozisyon Almalı? (2025 Gerçekleriyle)
Türkiye–Çin ticareti son yıllarda hızla büyüyor. Ancak bu büyüme, Türkiye açısından bir güçlenmeye değil, giderek derinleşen bir dengesizliğe işaret ediyor. 2025 verileri açık biçimde gösteriyor ki sorun rakamların küçüklüğü değil; ticaretin yönü, niteliği ve Türkiye’nin bu ilişkide nerede durduğudur.
2025 itibarıyla Türkiye’nin toplam ihracatı yaklaşık 273 milyar dolar, ithalatı ise 365 milyar dolar seviyesinde gerçekleşti. Dış ticaret açığı 92 milyar dolar civarında oluşurken, bu açığın en büyük kalemlerinden biri Çin ile yapılan ticaretten kaynaklandı. Çin, Türkiye’nin en büyük ithalat ortaklarından biri olmayı sürdürürken; Türkiye, Çin pazarında hâlâ sınırlı, düşük değerli ve kalıcı olmayan bir tedarikçi konumunda.
Bu tablo bize net bir soru soruyor: Türkiye Çin ile ticarette rakip mi, tedarikçi mi, yoksa stratejik bir ortak mı olacak?
Bugünkü verilerle yanıt net: Türkiye, yanlış bir pozisyonda duruyor.
2025’te Türkiye’nin Çin’den ithalatı 40 milyar doların üzerine çıkmış durumda. Bu ithalatın büyük kısmını elektrik-elektronik ürünler, makineler, ekipmanlar ve ileri teknoloji ara malları oluşturuyor. Yani Çin, Türkiye’ye yalnızca tüketim malları değil, üretimin temel girdilerini de sağlıyor. Bu durum kısa vadede maliyet avantajı yaratıyor gibi görünse de, uzun vadede Türkiye’yi teknoloji bağımlısı bir üretim yapısına kilitliyor.
Buna karşılık Türkiye’nin Çin’e ihracatı 2025’te 3–4 milyar dolar bandında kalmaya devam etti. Üstelik bu ihracatın kompozisyonu büyük ölçüde madenler, cevherler, kimyasal hammaddeler ve yarı işlenmiş ürünlerden oluşuyor. Türkiye, Çin’e yüksek katma değerli nihai ürün satmak yerine, Çin sanayisinin kullanacağı girdileri satıyor. Bu da Türkiye’yi değer zincirinin alt basamaklarında tutuyor.
Sorun sadece açık vermek değil. Asıl sorun, bu ticaret ilişkisinin Türkiye’ye teknoloji, pazar gücü ve bölgesel entegrasyon kazandırmaması.
Türkiye’nin ilk yapması gereken şey, Çin ile doğrudan fiyat rekabetine girme hayalinden vazgeçmek. Çin’in ölçek avantajı, devlet destekli sanayisi ve küresel üretim ağı karşısında “daha ucuza üretelim” yaklaşımı gerçekçi değil. Bu yarış, Türkiye’yi sürekli kaybeden tarafa iter.
Bunun yerine Türkiye, Çin’e karşı niş alanlarda konumlanan bir üretici olmalıdır. Standart, yüksek hacimli, düşük marjlı ürünler Çin’in alanıdır. Türkiye’nin avantajı; esneklik, hız, kalite ve özel üretim kabiliyetidir. Savunma sanayii, özel makineler, medikal cihazlar, gıda teknolojileri, ileri malzemeler ve yeşil dönüşüm bileşenleri bu açıdan kritik alanlardır.
İkinci olarak Türkiye, Çin’den yapılan ithalatı düşmanlaştırmak yerine yönetilebilir bir stratejiye oturtmalıdır. 2025 verileri gösteriyor ki Çin’den teknoloji ithalatı kaçınılmaz. Ancak bu ithalat, yerli üretimi ikame eden değil, yerli üretimi besleyen bir yapıya dönüştürülmelidir. Seçici ithalat, teknoloji öğrenme, ortak üretim ve yerelleştirme olmadan her ithalat kalemi, Türkiye için kalıcı bir bağımlılığa dönüşür.
Üçüncü ve en kritik pozisyon değişikliği, Çin’in sadece bir pazar değil, Asya’ya açılan bir merkez olarak görülmesidir. Türkiye bugün Çin ile ticaret yapıyor ama Çin’in merkezinde olduğu Asya üretim ağlarının dışında kalıyor. Oysa Çin, Güneydoğu Asya’dan Afrika’ya uzanan devasa bir tedarik zincirinin merkezinde yer alıyor. Türkiye bu ağlara entegre olamadığı sürece Asya’da kalıcı bir oyuncu olamaz.
2025 itibarıyla Türkiye’nin Asya pazarlarındaki ihracat payı hâlâ potansiyelinin çok altında. Bunun temel nedeni, Çin ile ticaretin ikili al-sat ilişkisi olarak kalmasıdır. Ortak üretim, üçüncü ülkelere birlikte ihracat ve lojistik entegrasyon stratejileri geliştirilmeden bu tablo değişmez.
Bir diğer önemli mesele de Çin pazarında süreklilik ve güven sorunudur. Çin, fiyat kadar tedarik sürekliliğine, ölçeğe ve uzun vadeli ilişkilere önem verir. Türkiye’nin Çin’e ihracatı artıyor gibi görünse de, Türk firmalarının büyük bölümü bu pazarda kalıcı bir oyuncu haline gelemiyor. Bunun nedeni ürün değil; strateji eksikliğidir.
Çin ile ticarette bireysel firma refleksi yeterli değildir. 2025 verileri açıkça gösteriyor ki bu pazarda başarı, devlet–özel sektör–finans koordinasyonu olmadan mümkün değil. Çin bunu yıllardır uyguluyor. Türkiye ise hâlâ firmaları tek başına bırakıyor.
Özetle Türkiye’nin Çin ile ticarette alması gereken pozisyon net:
Ne ucuz üretici,
ne ham madde tedarikçisi,
ne de kaybetmeye mahkûm bir rakip.
Türkiye, Çin karşısında akıllı konumlanan, niş alanlara odaklanan ve Asya’ya entegre olan bir oyuncu olmak zorunda. Aksi halde ticaret hacmi büyür, istatistikler parlar; ama Türkiye’nin ekonomik gücü yerinde sayar.
Asıl soru şudur:
Türkiye Çin ile ticarette ne kadar yaptığını mı,
yoksa nerede durduğunu mu önemseyecek?