Ticaret Açığını Üretimle Kapatma Yanılgısı
Türkiye’de ticaret açığı gündeme geldiğinde tartışma neredeyse otomatik bir reflekse bağlanıyor:
“Üretimi artıralım, sorun çözülür.”
Bu yaklaşım ilk bakışta makul görünebilir. Ancak gerçeği ıskalayan bir kolaycılık içeriyor. Çünkü dış ticaret açığının kaynağı, ne kadar ürettiğimizden çok ne ürettiğimiz ve onu dünyaya nasıl sattığımızla ilgilidir.
Elbette yüksek katma değerli üretim, teknoloji ve inovasyon sürdürülebilir büyüme için önemlidir. Buna itiraz yok. Asıl sorun, buradan çıkarılan yanlış sonuçta yatıyor:
Ticaret açığının ancak yüksek katma değerli üretimle kapanabileceği varsayımı.
Küresel tecrübe bu varsayımı doğrulamıyor.
Bugün yüksek teknolojinin simgesi olarak gösterilen Japonya ve Güney Kore, kalkınma yolculuklarının ilk dönemlerinde ileri teknolojiyle değil; ucuz, basit ve düşük katma değerli ürünlerle dünya pazarlarına açıldılar. Buna rağmen dış ticaret fazlası verdiler. Çünkü fiyatı, pazarı ve ölçeği doğru okudular.
Benzer bir tablo Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde de görülüyor. Polonya, Çekya, Slovakya ve Macaristan; Türkiye’den daha sofistike ürünler ürettikleri için değil, ihracatı sistemli bir yapı hâline getirdikleri için gelişmiş AB ülkelerine karşı fazla verebiliyor.
Daha çarpıcı örnekler de var.
İnovasyon kapasitesi Türkiye’nin gerisinde gösterilen Meksika, ABD ile ticaretinde uzun süredir fazla veriyor. Çin ise yıllarca düşük katma değerli üretimle küresel tedarik zincirlerinin merkezine yerleşti ve bu sayede devasa döviz rezervleri biriktirdi.
Öte yandan yüksek teknoloji denildiğinde ilk akla gelen ülkeler, aynı zamanda mal ticaretinde en büyük açıkları veren ülkeler. ABD, İngiltere ve Fransa bunun en net göstergesi. Yani yüksek katma değerli üretim, otomatik olarak dış ticaret fazlası yaratmıyor.
Bu tablo bize açık bir gerçeği gösteriyor:
Sorun üretimde değil, ihracat aklındadır.
Türkiye’nin imalat sanayisi sanıldığı kadar zayıf değil. Asıl eksiklik, ihracatın hâlâ “üretileni elden çıkarma” faaliyeti olarak görülmesi. Oysa ihracat; sanayi politikası, finansmana erişim, lojistik, kur rejimi ve dış politika ile birlikte ele alınması gereken stratejik bir alandır.
İhracatı bu bütüncül çerçevede kurgulamadığınızda, üretimi ne kadar artırırsanız artırın sonuç değişmez. Düşük ihracat hacmi kronik ticaret açığına, ticaret açığı da sürekli borçlanmaya ve kırılganlığa dönüşür.
Bu nedenle Türkiye’nin çözmesi gereken mesele üretim kapasitesi değil, paradigmasıdır.
Dış ticaret açığının ancak yüksek katma değerli üretimle kapanabileceği ezberinden kurtulmadan ilerlemek mümkün değil.
Asıl soru şudur:
Türkiye, ürettiklerini dünyaya satabilecek bir ihracat düzeni kurabildi mi?
Bugün için bu sorunun cevabı açık.
Ve bu cevap değişmeden, ne üretimde ne de büyümede kalıcı bir başarıdan söz edebiliriz.