Dünya dış ticaretinin yönü artık tartışmasız biçimde Afrika ve Asya eksenine kaymış durumda. Batı merkezli ticaret düzeni yerini çok kutuplu, daha karmaşık ve daha sert bir rekabet ortamına bırakıyor. Bu değişimi yalnızca rakamlarla değil, sahadaki ticari davranışlarla da okumak gerekiyor. Çünkü yeni dönemde mesele pazara girmek değil, pazarda kalabilmek.
Afrika uzun yıllar boyunca “geleceğin pazarı” olarak tanımlandı. Oysa bugün Afrika, bugünün ticaret alanı hâline gelmiş durumda. Nüfus artışı, şehirleşme, altyapı eksikliği ve sanayileşme ihtiyacı bu kıtayı cazip kılıyor. Ancak Afrika’yı cazip kılan unsurlar, aynı zamanda onu zor bir pazar hâline getiriyor. Hızlı kazanç beklentisiyle yapılan girişimler Afrika’da çoğu zaman hayal kırıklığıyla sonuçlanıyor. Bu kıta sabır, sahada olma iradesi ve yerel gerçekleri kabul etme becerisi istiyor. Uzaktan yönetilen, masa başında kurgulanan ihracat modelleri Afrika’da karşılık bulmuyor.
Afrika denildiğinde Çin gerçeğini göz ardı etmek mümkün değil. Çin bu kıtada sadece ürün satmadı, altyapı kurdu, yollar yaptı, limanlar inşa etti ve enerji yatırımları gerçekleştirdi. Karşılığında yalnızca ticari değil, stratejik bir alan kazandı. Bu nedenle Afrika’da Çin ile fiyat üzerinden rekabet etmeye çalışan firmalar kısa sürede oyunun dışına düşüyor. Çin’in uzun vadeli yaklaşımına karşı, kısa vadeli ticaret anlayışı tutmuyor. Afrika’da var olmak isteyenler ya Çin’in kurduğu sistemi tamamlayan bir rol üstlenmek zorunda kalıyor ya da Çin’den net biçimde ayrışacak bir değer sunmak zorunda.
Asya ise bambaşka bir tablo sunuyor. Burası dünyanın üretim merkezi olduğu kadar, rekabetin en sert yaşandığı coğrafya. Çin, Hindistan ve Güneydoğu Asya ülkeleri hem büyük pazarlar hem de güçlü rakipler. Asya pazarları kaliteye, standarda ve disipline büyük önem veriyor. Yarım evrak, eksik sertifika veya zayıf fiyatlama burada tolere edilmiyor. Asya, hatayı affetmeyen bir ticaret kültürüne sahip. Bu nedenle bu pazara hazırlıksız giren firmalar, çok kısa sürede ciddi maliyetlerle karşılaşıyor.
Türkiye açısından bakıldığında Afrika ve Asya önemli fırsatlar barındırıyor. Türkiye’nin üretim kabiliyeti, coğrafi konumu ve lojistik avantajları bu iki kıta için ciddi bir potansiyel oluşturuyor. Ancak bu potansiyelin önünde yapısal sorunlar da bulunuyor. Kısa vadeli ihracat anlayışı, pazar bilgisinin yetersizliği ve mevzuat konusundaki ihmaller, firmaların bu pazarlarda kalıcı olmasını zorlaştırıyor. Afrika’da sabırsız davranan, Asya’da ise yeterince hazırlık yapmayan firmalar, bu pazarlardan hızlı şekilde eleniyor.
Her iki kıtanın ortak bir uyarısı var. Aynı ürünü her ülkeye satma alışkanlığı, her pazara aynı fiyatla girme yaklaşımı ve danışmanlık ile mevzuatı ikinci plana atma anlayışı artık çalışmıyor. Yeni dünya ticaretinde başarı, şansa değil bilgiye dayanıyor. Pazarları tanımadan, kültürel ve hukuki çerçeveyi okumadan yapılan ihracat girişimleri, firmalara kazanç değil yük getiriyor.
Afrika cesaret istiyor ama aceleyi sevmiyor. Asya büyük fırsatlar sunuyor ama disiplinsizliği affetmiyor. Türkiye bu iki kıtada da güçlü bir oyuncu olabilir. Ancak bunun yolu yüksek sesle pazarlamadan değil, yüksek akılla planlamadan geçiyor. Yeni dünya ticaretinde kazananlar ilk girenler değil, en doğru hazırlananlar olacak. Artık mesele ne sattığınızdan çok, dünyayı ne kadar doğru okuduğunuzdur.