Bu topraklarda her büyük atılım, önce bir duanın içinden, sonra bir milletin yüreğinden doğar. Türkiye’nin savunma sanayiinde attığı adımlar da işte böyle bir ruhun eseridir. Bir gecede kurulmuş bir teknoloji hikâyesi değil bu; secdelerde edilen duaların, zor zamanlarda bile umudu bırakmayan bir milletin kararlılığının ve devletin uzun soluklu vizyonunun birleştiği bir yürüyüş…
Bugün savunma sanayiindeki her başarı, aslında “kendi ayakları üzerinde duran bir Türkiye” idealinin kalbimizde tuttuğumuz yerin bir yansımasıdır. Bu yolculukta kimi zaman “Her şey neden yüzde yüz yerli değil?” diye soranlar oluyor. Oysa bu soru, meselenin yalnızca görünen kısmına odaklanan bir bakış açısının ürünüdür. Savunma sanayii dediğimiz alan, binlerce parçanın, yıllarca süren Ar- Ge çalışmasının ve çok katmanlı bir ekosistemin bütününden oluşuyor.
Dünyanın en büyük güçleri bile bu alanı tamamen yerli hale getirebilmişdeğildir. ABD, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa gibi ülkeler bile, uçak, roket, radar ve elektronik harp sistemlerinde kritik parçaların bir kısmını hâlâ uluslararası tedarikçilerden sağlamak zorunda kalıyor. Çünkü mesele sadece bir parçayı üretmek değil; o parçanın arkasındaki teknolojiyi olgunlaştırmak, sürdürülebilir hâle getirmek ve stratejik bağımlılık yaratmadan yönetebilmektir. Türkiye’nin yaptığı tam da budur: Kritik olanı yerlileştiriyor, stratejik olanı millileştiriyor ve tüm resme hâkim olacak akılcı bir iradeyle ilerliyor. Millilik bazen bir vidanın nerede üretildiğinden önce, o üretime hangi ruhun eşlik ettiğine bakarak anlaşılır. Tasarımı yapan sensen, yazılımı geliştiren sensen, teknolojinin rotasını çizen sensen; o proje zaten bu milletin evladıdır.
Son on yılda Türkiye, savunma sanayiinde yerlilik oranını yaklaşık % 20’den bugün ortalama % 70–83 bandına taşımayı başardı. Özellikle İHA’lar, roket ve mühimmat sistemlerinde yerlilik oranı % 90’lara ulaşıyor. Bu, teknik bir başarı ve stratejik bağımsızlığın somut göstergesidir. Dünya devleri bile bazı kritik alt sistemlerde dışa bağımlılıklarını sürdürüyor; Türkiye’nin yaptığı, en kritik alanlarda kontrolü eline almak ve kalan parçaları adım adım millileştirmektir. Böylece yalnızca üretim kapasitesi artmıyor; karar mekanizması ve stratejik irade de güçleniyor.
Bugün İHA’dan mühimmata, deniz platformlarından elektronik harbe kadar uzanan geniş bir yelpazede Türkiye artık sadece kendi için üretmiyor; dostlarına güven veren, rakiplerine hesap yaptıran bir kapasite ortaya koyuyor. Bu başarı, özgüvenin, inancın ve devlet aklının ortak bir eseridir. Elbette tartışmalar olacak. Büyük dönüşümlerin olduğu her yerde olur. Ama bu tartışmalar çoğu zaman resmin bütününü göremeyenlerin sesidir. Çünkü savunma sanayii bir günde kurulmaz; nesiller boyunca eksik bırakılmış bir alanı, milletçe sahip çıktığımız büyük bir vizyonla tamamlıyoruz. Bugün ulaştığımız seviye, dünün noktasından bakıldığında bir hayaldi. Şimdi gerçeğe dönüştü. Bu ülkenin yürüyüşünü bir teknik projeler dizisi gibi algılamamak gerek, bu bir kader yolculuğudur. Gücünü sadece çelikten, yazılımdan ya da motordan almıyor; bu toprakların duasından, irfanından ve bin yıllık vakur duruşundan alıyor.
Türkiye artık başkasının çizdiği bir role sığmayı reddediyor. Kendi geleceğini kendi kalemiyle yazmakta kararlı.
Eleştiriler yükselse de, gölge etmeye çalışanlar çıksa da bu yürüyüş durmaz; çünkü bu yürüyüşün arkasında bir milletin kararı, bir devletin iradesi ve bir yüreğin inancı var. Bu ülkede bazı şeyler mühendislik laboratuvarlarından önce, milletin kalbinde başlar . Savunma sanayiindeki yükseliş de işte tam olarak böyle başladı… Şimdi aynı kararlılıkla, aynı ruhla yoluna devam ediyor ve edecektir
