VATANI KORUR GİBİ EDEBİ KORUMAK
Bu topraklar ahlakla, edeple ve vicdanla vatan olmuştur. Bir ülkenin sınırlarını nöbetçiler korur; fakat o ülkenin ruhunu, ruhundaki namusu ve insanlığı koruyacak olan şey kalplerdeki hayâ ve hürmettir. Bugün değerlerimize, yaşlımızın hatırına, dilimizin temizliğine sahip çıkmak; tıpkı vatanı korumak gibi, tıpkı canımızı müdafaa etmek gibi mukaddes bir vazifedir. Çünkü bir millet, ahlakı surlarından gedik verince yıkılır. Edep, insanın üstüne giydiği en zarif kıyafettir.. Şimdilerde ise toplumsal hafızamızın ve manevi değerlerimizin hırpalandığı, hürmetsizliğin ve fütursuzluğun adeta kanıksandığı çetin zamanlardan geçiyoruz. Kalplerimiz, Cenâb-ı Hakk’ın sevgisi ve rızası dışında o kadar çok lüzumsuz meşguliyetle doldu ki, dilde afiyet de edep de çekildi.
Yakın zamanda medyaya yansıyan, otobüste fütursuzca saldırıya, hakarete ve şiddete maruz kalan o yaşlı çiftin görüntüsü,aslında toplumsal vicdanımızın hırpalandığını gösteren acı bir aynadır. Sebep her ne olursa olsun, beli bükülmüş, ömrünü geride bırakmış insanlara tekme atmak, bağırmak, küfretmek bizim köklerimize ve vicdanımıza tamamen yabancıdır.. Şiddetin ve edepsizliğin sıradanlaştığı yerde, insanlığın özü zedelenmektedir.
Anadolu’nun o samimi ve derin kültüründe büyüklere saygı,kalpten taşan bir marifetti. Büyük bir odaya girdiğinde ayağa kalkmak, yaşlı konuşurken sözünü kesmemek, hürmetle dinlemek insanı küçültmez, aksine şereflendirirdi. O dönemlerde mahremiyet ve hayâ da hayatın her anına sinmişti. Anne babaların, büyüklerin yanında duruşa, üsluba, hatta giyime gösterilen özen, insana ve fıtrata duyulan derin bir saygıdandır. Hayâ, ruhu, bedeni ve toplumu muhafaza eden zırhın adıdır. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.), “Hayâ baştan ayağa hayırdır” buyurarak hayânın müminin ziyneti olduğunu beyan etmiştir.Şimdilerde ise sokaklarda, iki gencin şakalaşırken birbirinin kutsalına, anasına, değerlerine pervasızca küfretmesi ve bunun karşılıklı bir tebessümle karşılanması dilin ve zihnin ne derece kirletildiğini gösteriyor Müslümanın ruhu kadar bedeninin ve en önemlisi dilinin de pak olması icap eder
Toplumdaki bozulmayı, sokaktaki edepsizliği ya da dillerdeki kirlenmeyi parmakla gösterip sürekli başkalarını suçlamak kolaydır. Hakiki dönüşüm, bağırıp çağırmakla ya da kimseyi zorla değiştirmeye çalışmakla gerçekleşmez. Biz başkalarını düzeltmeye kalkışmak yerine, evvela kendi duruşumuzla, kendi edebimizle birer imtisal örneği, birer meşale olmak zorundayız.
Yusuf Aleyhisselam zindana atıldığında, oradaki karanlıktan yahut zindan mukimlerinin halinden şikayet etmedi. O, girdiği o karanlık ve kirli mekânı kendi ahlakı, güzelliği ve maneviyatıyla aydınlattı; zindanı adeta bir edep medresesine dönüştürdü. Bizim de bugün yapmamız gereken şey tam olarak budur: Evvela kendi yuvamızı, yani kalbimizi kinin, gafletin ve dünyanın kirinden temizlemektir. Kalbi temiz olanın dili küfre varmaz; ruhu temiz olanın eli yaşlıya saldırmaya kalkmaz.
Dünyayı değiştirmek isteyen insan, işe kendi hanesinden, kendi dilinden ve kendi bakışından başlamalıdır. Bizler sokakta küfre tebessüm etmediğimizde, büyüklere hürmeti fiilen yaşattığımızda, mahremiyete ve hayâya kendi hayatımızda sahip çıktığımızda, o hal zaten etrafımıza dalga dalga yayılacaktır. Sözün tesiri azalmıştır belki ama güzel bir halin, dosdoğru bir duruşun tesiri halen devam etmektedir.
İçinde bulunduğumuz bu çetin zamanlarda, toplumsal erzyona karşı en büyük direniş, kendi köklerimize ve edep zırhımıza sıkı sıkıya sarılmaktır. Nezaketi, hayâyı ve saygıyı birer zafiyet değil; vatanı ve canı korur gibi korumamız gereken en yüce kutsallar olarak görmeliyiz. Yunus’un dediği gibi:
“Ben gelmedim dâvî için, benim işim sevgi için, Dostun evi gönüllerdir, gönüller yapmaya geldim.”
Kalplerimizden Cenâb-ı Hakk’ın sevgisi dışındaki lüzumsuz meşguliyetleri attığımız, kendi zindanlarımızı Hz. Yusuf misali temizleyip birer edep yuvasına çevirdiğimiz gün; ne yaşlılarımız sokakta yalnız kalacak ne de dilimiz edepsizliğe teslim olacaktır.