Şahane Agahoğlu
Editoryal
21 Şubat 2026

Sekülerler Gerçekten Aydın mı?

Yazar Şahane Agahoğlu
Tüm Arşivi Gör

Evren, okunması gereken bir kitap.

Gökyüzü bir ayet.

İnsan bir ayet.

Hayat bir ayetdir.

Çağımızın en büyük yanılgılarından birinin kapısını aralayalım. Çünkü modern dünyada zihinlere sinsice yerleştirilen bir algı vardır: Akıl sekülerdir, iman ise sanki aklın karşısındadır. Oysa hakikat, bu yüzeysel karşıtlığın çok ötesinde, çok daha derin bir yerde durur.

Gerçek aydınlık, bir etikete değil, bir idrake aittir.

Akıl, Allah’ın insana verdiği en büyük nimettir. Ve İslam, bu nimeti kullanmayı emreden bir dindir. İlk emri zihinsel devrimi işaret eder: “Oku.” Bu emir, sadece harfleri değil, varlığı okumayı emreder. Gökyüzünü, yıldızları, zamanı, insanı ve insanın içindeki sırları…

Kur’an, defalarca sorar:

“Hiç akıletmez misiniz?”

“Hiç düşünmez misiniz?”

“Hiç ibret almaz mısınız?”

Bugün bazıları bilimi seküler dünyanın ürünü gibi anlatır. Oysa tarihe bakıldığında, bilimin en parlak çağlarından biri, İslam medeniyetinin yükseldiği dönemdir.

Bağdat’ta kurulan Beytülhikme sadece bir kütüphane değildi. Orası insan aklının yıldızlarla konuştuğu bir merkezdi.

Burada: El-Harezmi cebiri kurdu. Bugün kullandığımız “algoritma” kelimesi onun isminden gelir. İbn Sina tıbbın temelini attı. Onun kitapları Avrupa üniversitelerinde 600 yıl okutuldu. El-Biruni dünyanın yarıçapını modern ölçümlere çok yakın hesapladı. Bugün hâlâ bazıları İslam’ı bir milletin dini gibi göstermeye çalışır. “Arap dini” derler. Oysa İslam, bir ırkın değil, insanın dinidir.

İslam’ın en büyük alimleri Arapla birlikte.Türktü. Fars’tı. Endülüslüydü. Orta Asyalıydı.

Çünkü İslam, kan bağına değil, akıl ve kalp bağına hitap eder.

Hz,Muhammed (s.a.v) şöyle demiştir:

“İlim, Çin’de bile olsa gidip alınız.”

 

Bu söz, bilginin sınır tanımadığını ilan eden bir medeniyet manifestosudur.Sorun İslam değil.

Sorun, İslam’ı anlamadan konuşanlar…

Sorun, İslam’ı bir korku aracına dönüştürenler…

Sorun, aklı susturup sadece şekli yüceltenler…

Yarım bilgi, hakikatin en tehlikeli düşmanıdır,yarım bilgi, insanı yanılsamaya götürür.

İslam ise insanı düşünmeye çağırır. Sorgulamaya çağırır. Anlamaya çağırır

İslam’da zorlama yoktur. İslam’da düşünmek yasak değildir. İslam’da sorgulamak günah değildir.Tam tersine, düşünmeyen insan eleştirilir. Çünkü iman, körlük değil, görmektir. Gerçek karanlık, inanç değildir.Gerçek karanlık, düşünmemektir.

Gerçek aydınlık akıl ve kalbin birlikte uyanmasıdır. İslam, aklı uyandırmak için gelmiştir.

Allah, insana inanması ve anlaması için akıl vermiştir.

Ve belki de asıl soru şudur:İnsan gerçekten aklını kullandığında, hakikatten neden korksun?

Bugün etrafımıza baktığımızda garip bir çağın içinde yaşadığımızı fark ediyoruz. Seslerin yükseldiği, fakat sözlerin derinleşmediği bir çağ bu. Herkes konuşuyor. Herkes iddia ediyor. Herkes haklı olduğunu haykırıyor. Ama çok az insan gerçekten anlamaya çalışıyor.

Ve insan ister istemez şu gerçeği fark ediyor:

Elinde kitap olanlar bağırmaz.

Bağıranların çoğunun elinde ise kitap yoktur.

Bu, bir tarafı suçlamak için değil, bir hakikati hatırlatmak içindir.

Bugün bazıları özgürlüğü sadece bir yaşam tarzına indirger. “İster içerim, ister eğlenirim, ister hiçbir şeyi umursamam” der. Bu bir tercihtir. Kimsenin tercihi, insanlığından daha küçük değildir. Ama bir toplumun geleceğini belirleyen şey, sadece tercihleri değil, o tercihlere yön veren bilinçtir.

Bir kütüphanenin sessizliği, bazen bir meydanın gürültüsünden daha güçlüdür.Tarih boyu medeniyetler, düşünen zihinlerle kurulmuştur.

Bugün toplumun en büyük ihtiyacı, insanların nasıl yaşadığından çok, ne kadar anladığıdır. Anlamayan insan, ister seküler olsun ister dindar, kolayca sloganların esiri olur. Ama anlayan insan, kimliğini bir bilinç olarak taşır.

Hem iman, hem özgürlük, ancak bilinçle değer kazanır.

Bir insan hem modern olabilir, hem derin olabilir.

Bir insan hem inançlı olabilir, hem aydın olabilir.

Bunlar birbirinin zıttı değil, eksik bırakıldığında birbirini tamamlayan yönlerdir.

Çünkü ikisi de bilir ki asıl düşman, cehalettir.

Ve cehalet, hiçbir zaman bir kimlik değildir.

Bugün sekülerliğin sürekli yeniden savunulması ve buna karşılık İslam’ın kamusal alandaki görünürlüğünün tartışılması, aslında daha derin bir dönüşümün işaretidir. Bu dönüşümün merkezinde ise güçlü bir liderlik ve bu liderliğin temsil ettiği özgüven vardır.

Bu noktada Sayın Recep Tayyip Erdoğan sadece bir siyasi figür olmadı, aynı zamanda uzun yıllar bastırılmış olduğu düşünülen bir kimliğin yeniden görünür hale gelmesinin sembolü olmuştur.

Sayın Erdoğan’ın liderliği, birçok insan için sadece bir siyasi başarı olmakla beraber, aynı zamanda bir psikolojik eşik anlamına gelmiştir. Uzun süre modernleşme adına geri planda tutulduğu düşünülen dini ve kültürel değerler, onun döneminde yeniden kamusal özgüven kazanmıştır.

Bu durumun oluşturduğu etkiyi anlamak için şu gerçeği görmek gerekir:

Bir toplum, kendi değerleriyle barıştığında güçlenir.

Bir toplum, kendi kimliğinden utanmadığında büyür..

Onun duruşu, siyasi aynı zamanda psikolojik bir duruştur. Bu duruş, şu mesajı verir:

Kendi değerlerinden emin olan bir toplum, başkalarının onayına ihtiyaç duymaz.

Bu nedenle bazı çevrelerin sekülerliği daha güçlü şekilde savunması, sadece bir fikir ayrılığı değil, aynı zamanda bu büyük dönüşümün oluşturduğu etkinin bir sonucudur. Çünkü güçlü bir kimlik, her zaman tartışma üretir. Ama aynı zamanda saygı da üretir.

 

 

Şahane Agahoğlu

Gazeteci - Medyabir Haber Ajansı Azerbaycan Temsilcisi

Tüm Makaleleri Görüntüle