Size bir çoğunuzun bilmediği ikinci dünya savaşı sonrası yaşanan nükleer deneyiminin tarihini anlatmak istiyorum. Savaşın çirkin yüzü, çoğu zaman sadece patlayan bombalar ve çarpışan tanklarla hatırlanır. Oysa gerçek savaş, görünmezdir; sınırların anlamsızlaştığı, hayatın değersizleştiği, insanların sadece birer sayı gibi görüldüğü sessiz bir dünyadır. Bu dünya, güçlülerin iradesiyle şekillenir, mazlumun sesi duyulmaz. Ve tarih, bize bunun sadece yakın geçmişte değil, uzun yıllar boyunca, insan aklının en soğuk dönemlerinde de tekrarlandığını gösterir.
1954 yazı, bu karanlık dönemlerden biridir. Sovyetler Birliği, Orenburg yakınlarındaki Totsk poligonunda “Kartopu” kod adlı nükleer tatbikatı gerçekleştirdi. bir bombanın gücünü test etmekten çok daha fazlasını içeriyordu. Sovyet askeri stratejisi, insan hayatını hiçe sayarak şunu ölçmek istiyordu:
“Bir nükleer patlamadan sonra ordular ne kadar zarar görebilir, ne kadar ilerleyebilir?”
Mareşal Georgi Jukov’un yönetiminde üç ay süren hazırlıklar, yaklaşık 45.000 asker, 600 tank, 500 top, 320 uçak ve 6.000 araç ile yapıldı. 42 kilometrelik bir alana kurulan kamp, savaşın nasıl “simüle” edilebileceğini gösteriyordu.Tatbikat, askeri başarı olarak planlanmıştı. Sovyet liderliği ve üst düzey generaller, operasyonun her adımını gözlemledi. Ama patlamanın etkileri; insan hayatını hiçe sayan bir korku filmi gibi, kimsenin denetleyemeyeceği bir şekilde yayıldı.
14 Eylül sabahı saat 09:33’te, “Tatyanka” kod adlı 40 kilotonluk bomba yerden 350 metre yüksekte patlatıldı. Patlamanın gücü, Hiroşima ve Nagasaki’nin iki katıydı. Dev mantar bulutu yükseldi, şok dalgası kilometrelerce yayıldı, ağaçlar söküldü, hayvanlar öldü, toprak ve evler yandı.
40 dakika sonra askerler, radyasyon koruması olmadan patlama alanına ilerledi. Tanklar ve piyadeler, gerçek bir nükleer savaş senaryosunda nasıl hareket edeceklerini test ediyordu. Ama rüzgârın yön değiştirmesiyle radyoaktif bulut köylere yayıldı. On binlerce insan, farkında olmadan radyasyona maruz kaldı; yüzlerce ev yandı, tarım arazileri kirlenmiş, hayvanlar telef olmuştu.
45.000 askerden çoğu, radyasyon ölçümü yapılmadan görevine devam etti. Sağlık kontrolleri yapılmadı, konuşmaları yasaklandı. 25 yıl süren gizlilik yemini, gerçeklerin karanlıkta kalmasına hizmet etti. Yıllar sonra ortaya çıkan hastalıklar, erken ölümler ve yok edilen kayıtlar, savaşın görünmeyen bedelini ortaya koydu.
Sovyet yönetimi tatbikatı büyük bir başarı olarak ilan etti; Mareşal Jukov törenle karşılandı, pilotlara otomobil verildi. Ama masum insanların, köylülerin ve doğanın çektiği acılar, uzun süre unutuldu. Bugün hâlâ bu testin gerçek boyutu tam olarak bilinemiyor.
Kartopu Tatbikatı, insan hayatının bir hiç sayıldığı, gücün sınır tanımadığı dönemlerin simgesidir. Bu olay, sadece Sovyetler’e özgü bir vaka değildir; tarih boyunca benzer zihniyetler, farklı coğrafyalarda aynı acıları tekrarlamıştır. Gazze’de gördüğümüz acılar, aynı zulmün devamıdır: güç odaklı zihniyet, mazlumu göz ardı eder.
Ama tarihin bize gösterdiği bir başka gerçek vardır: gerçek güç, insan hayatını koruyabilen, mazlumu gözeten, vicdanıyla hareket edebilen güçtür. Türk geleneğinde olduğu gibi, “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” anlayışı, bu zulüm oyununa karşı insanlığın en derin yanıtıdır. Savaşın acımasız yüzü değişebilir, coğrafyalar değişebilir, ama insan hayatının değeri her zaman korunmalıdır. Bu yüzden devletimizin akıllı stratejisinden dolayı gururluyum.Çünkü, 50 yıl öncesini ve sonrasını hesaplayan bir liderimiz vardır
Kartopu Tatbikatı bize hatırlatıyor ki; bir liderin veya devletin büyüklüğü, yalnızca askeri gücüyle olmaz, mazlumu koruma iradesi ve insan ruhuna saygısı ile de ölçülür.
Savaş toprağı yakabilir, şehirleri yıkabilir. Ama gerçek zafer, insan vicdanının, adalet arayışının ve merhametinin kazandığı zaferdir. Bugün geriye dönüp bakıldığında,alınacak dersler çok açıktır: güç tek başına değer değildir; insanı gözetmeyen strateji, kısa vadede başarı gibi görünse de uzun vadede sadece yıkım getirir.