Bu coğrafya yalnızca sınırlarla çizilmiş bir harita değildir; birikmiş bir hafızadır.
Toprağına basan her adımda geçmişin duası duyulur, her dağında bir direnişin yankısı, her nehrinde bir hatıranın izi vardır. Anadolu, çağların geçidine dönüşmüş; imparatorlukların yükselişini de, iç sarsıntıların acısını da görmüştür. Bazen aynı hilalin altında omuz omuza duranlar, bazen aynı kıbleye yöneldiği hâlde birbirine mesafe koymuştur. Ve her kırılma döneminde o temel mesele yeniden gündeme gelmiştir:
Devlet, belli bir yorumun sığınağı mı; yoksa bütün bir milletin ortak çatısı mı?
Bu meseleye yalnızca siyaset biliminin konusu gibi bakılmamalı; ahlakın ve imanın da meselesidir. Mezhep, inancın tarih içinde aldığı yorum biçimidir. Devlet ise yorumlar arasında taraf tutan değil, hepsinin hukukunu teminat altına alan adalet makamı olmalıdır.Nitekim şuan Türkiye Cumhuriyeti bu yolda adaletle ilerliyor.
Mezhep üstü siyaset, bir devlet refleksidir. Aynı toprakta can veren evladın hangi mezhebe mensup olduğuna bakılmaz. Aynı ezanla titreşen yürekler arasında ayrım yapılmaz. İçeride fay hattı oluşturmak, dış müdahalelere davetiye çıkarmaktır. Birliğin dili yumuşaktır; ayrışmanın dili keskindir. Devlet kapsayıcı konuştukça millet kenetlenir, sertleştikçe iç direnç zayıflar.
Stratejik açıdan bakıldığında mezhep merkezli siyaset alan daraltır. Bölgesel bloklaşmalar kısa vadeli ittifaklar üretse de kalıcı istikrar sağlamaz. Ortadoğu’nun son yüzyılı gösterdi ki, böyle eksenli rekabetler dış güçlerin oyun alanını genişletir. İçeride bölünmüş yapılar, dışarıda kırılgan pozisyonlar üretir Oysa mezhep üstü bir perspektif; farklı toplumsal ve bölgesel aktörlerle aynı anda konuşabilme kabiliyeti kazandırır. Bu bir romantizm değil, diplomatik manevra üstünlüğüdür. Güven veren devlet, ekonomik ilişkilerde de, güvenlik iş birliklerinde de daha geniş bir zemin oluşturur.
Gerçek güç; ortak kaderi büyüterek inşa edilir. Mezhebi öne çıkarmak kolaydır; duygular hızla mobilize edilir. Fakat mezhebi aşarak adalet merkezli bir düzen kurmak yüksek bir devlet aklı, güçlü bir vicdan ve uzun soluklu bir stratejik sabır ister. Bu, ümmet bilincini zayıflatmak değil; aksıne onu iç çatışmalardan arındırarak sağlamlaştırmaktır.
Bu konuda mesele yalnızca bir lideri övmek değil; onun siyasal yaklaşımının mezhep üstü devlet anlayışıyla nasıl kesiştiğini ortaya koymaktır.
Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasetinde öne çıkan temel vurgulardan biri “tek millet” söylemidir. Bu ifade, etnik ya da mezhebi farklılıkları değil; ortak kader ve ortak aidiyeti merkeze alan bir çerçeve sunar. Mezhep eksenli ayrışmaların Ortadoğu’da nasıl yıkıcı sonuçlar doğurduğu düşünüldüğünde, Türkiye’nin devlet dili olarak daha kapsayıcı bir zeminde kalması stratejik bir tercih olarak okunabilir.
Sayın Erdoğan döneminde Türkiye’nin hem Sünni çoğunluklu ülkelerle hem de Şii yönetimlerle diplomatik temas kurabilmesi, mezhep merkezli dar bir çizgiye hapsolmadığını gösteren bir unsur olarak değerlendirilir. .
Stratejik olarak bakıldığında Sayın Erdoğan siyaseti:
Devletin resmi dilinde mezhep referansının kurumsallaştırılmaması
Bölgesel diplomaside tek eksene bağlanmayan çok boyutlu ilişki ağı
İçeride kimlik çatışmasını büyütmek yerine “ortak kader” söylemini güçlendirme çabasıdır
Tarih bize şunu fısıldar:
Mezhep üzerinden yükselen duvarlar, bir gün mutlaka o duvarı örenlerin üzerine yıkılır.
Ama adalet üzerine kurulan devletler, asırları aşar.