Köşe Yazısı 20 Haziran 2026 03:00

Medeniyet Davası

Şahane Agahoğlu
Yazar Şahane Agahoğlu

Hangi ara ve nasıl bu hale geldik, farkında mıyız?

İnsanlık tarihinin belki de en gürültülü, ama anlam bakımından en sığ çağının tam ortasındayız. Her şeyin bir "içerik" haline geldiği, en kutsal değerlerin dahi bir tık, bir beğeni uğruna hunharca harcandığı devasa bir abartı dünyası bu. Sınıfını bir eğitim yuvası, bir ahlak ocağı değil de dijital bir podyum gibi kullanan öğretmenlerden; sokaklarda özgürlük namına asalet, iffet ve edebi feda edenlere kadar büyük bir kültürel ve ahlaki erozyonun altındayız.

Bu yozlaşma sadece kıyafetle de sınırlı kalmıyor; kimliksizleşme dalgası inançları ve sembolleri de vuruyor. Hristiyan vatandaşlarımızı tenzih ederek soruyorum: Boynuna haç takıp gezen, sorulduğunda ise "Bu sadece bir aksesuar, bir takı" diyerek , kendi inancının sınırlarından bihaber olan bu kitle hangi ara türedi? İnancı derin bir teslimiyet değil, estetik bir figür zanneden bu sığlık, köksüzlüğün en somut nişanesidir.

Ekranlardan üzerimize akan bu sahte parıltılar; doyumsuz, taklitçi ve hafızasını kaybetmiş bir nesil inşa ederken kendimize sormamız gereken can alıcı bir soru var: Biz bu topraklarda ne ara yorulduk ve neleri unuttuk?

Bizim yorulmaya da, unutmaya da hakkımız yok. .Bugün genç nesle rol model diye sunulan sahte ekran yüzlerinin karşısına, tarihin sönmeyen meşalelerini dikmek zorundayız. Madem özümüz bir, dilimiz bir; size Azerbaycan’dan örnek yazayım. Popüler kültürün rüzgarına kapılmayan, sadece milleti ve inancı için yaşayan o dev ruhları hatırlayalım:

Mikayıl Müşfik: "Ben gencim, benim istikbalım var, benim bedir olmamış hilalım var!" diyerek haykıran, kelimeleriyle bir neslin uyanışını müjdeleyen o gencecik şair... Henüz 30 yaşındayken, Stalin diktatörlüğünün kurşunlarına hedef olan ama ruhundaki hürriyet ve vatan aşkından asla taviz vermeyen Müşfik, canını feda ederken bugünün gençliği ekran başında tükensin diye mi o bedir olmamış hilalini feda etti?

Asaf Zeynallı: Ölümcül verem hastalığının pençesinde, 23 yıllık kısacık ömründe köy köy gezerek Azerbaycan halk türkülerini notaya döken o müzik dehası, bunu bir platformda milyonlarca izlenmek için yapmadı. Bilgisayarın bile olmadığı bir çağda, tek derdi milletinin sessiz çığlığını ölümsüzleştirmekti.

Ahmet Cevat ve Şükriye Hanım: İstiklal şairi inancı ve milli kimliği yüzünden kurşuna dizilirken; eşi Şükriye Hanım, sürgün treninde kirli eller namusuna dokunmasın diye kendi kıyafetlerini tuvalette kirletecek kadar yüksek bir iffet kalesiydi. Ruhu pak, duruşu pak bu insanlar, bugünün gençliği bilinçsizce savrulsun diye mi bu çileye göğüs gerdiler?

Hüseyin Cavid: Sibirya’nın amansız soğuğunda sürgün edilip sonrasında can verirken, arkasında sırf içinde "Türk" ve "İslam" geçtiği için yakılan yüzlerce şiir bıraktı. O, canını feda eden büyük usta, bugünün tatminsiz ve köksüz neslinin var olacağını hayal etmemişti.

Hacı Zeynalabidin Tağıyev: Petrol bulup bir anda milyoner olduğunda, imanı ve karakteri zerre sarsılmayan o yüce şahsiyet... "Bana ne" demedi; ilk kız okulunu açtı, eğitime destek verdi, toprağa su getirdi. Paranın bozamadığı, inancını yaşatan ve yaşatan gerçek bir kahramandı.

Bugün algoritma, derinlik düşmanıdır. Sosyal medya; düşünmeyi, tefekkürü, çileyi ve adanmışlığı sevmez. O, skandalı, açık saçıklığı, lüksü ve anlık eğlenceyi ödüllendirir.

Bir öğretmenin sınıfta ders anlatırken gösterdiği o asil, vakur çaba dijital dünyada "beğeni" almazken; aynı öğretmenin sınıfta müzik eşliğinde şov yapması milyonlara ulaşıyor. Gençlik, laboratuvarda uykusuz sabahlayan TEKNOFEST gencini "sıkıcı" buluyor; çünkü ekranlar ona kolay yoldan zengin olan, emeğe saygısı olmayan fenomene öykünmeyi dayatıyor.Bugun ülkesinin geleceği için uykusuz kalan gençler, sınır boylarında ve cephelerde canını feda eden kahramanlar neden hak ettiği ölçüde konuşulmuyor? Şehitlerimizi konuşmayı bırakırsak, genç nesle bu vatanın neden "kutsal" olduğunu asla anlatamayız.

Vatan, sadece üzerinde yaşanan bir toprak parçası ya da sınırlardan ibaret değildir; vatan, genç yaşında hayallerinden, anasından ve yarinden vazgeçenlerin geride bıraktığı emanettir. Çanakkale’den bıyığı terlememiş 15 yaşındaki çocukların, Karabağ’ı azat etmek için canını siper eden Mübarizlerin, Polatların, 15 Temmuz kahramanlarının,Ömer Halisdemirlerin hikayelerini unuttuğumuz gün, toplumsal hafızamızı ve geleceğimizi kaybederiz.

Böyle fırtınalı bir zamanda bizim pusulamız bellidir: Sahnelerin, şovların, içi boş taklitlerin ve ucuz alkışların peşinde koşanların değil; laboratuvarlarda, kütüphanelerde milletinin geleceği için uykusuz sabahlayan o adsız kahramanların elinden tutmalıyız.

Silkiniş, zihinlerdeki o modern tuzağı fark etmekle başlar.

Bu mesele ne bir siyaset ne de geçici bir heves meselesidir. Bu, direkt olarak kültür, devlet ve din şuurudur. Çağın tüm dijital gürültüsüne, tüm taklitçi ahlaki yozlaşma çabalarına rağmen dik durmak; geçmişin mimarlarını, ediplerini ve şehitlerini bıkmadan, yorulmadan anlatmaktan geçer.

Biz konuşmaktan ve hatırlatmaktan vazgeçmeyeceğiz. Söylenmeyi, kızmayı bir kenara bırakıp yazıya, fikre ve eyleme dökülen bu asil niyetle; edebiyle, ahlakıyla, ilmiyle parlayan yeni asrın Tağıyev’lerini, asil ruhlu kadınlarını ve kahramanlarını yetiştirmek bizim bu topraklara olan namus borcumuzdur.

Yoksa yine her şeyi unutup, o kapkaranlık ekrana bakarak şöyle mi diyeceğiz: "Boşverin eğlenceye devam, bugün hangi ürünü tanıtmış influencer?"

Şahane Agahoğlu

Şahane Agahoğlu

Gazeteci - Medyabir Haber Ajansı Azerbaycan Temsilcisi

Yazarın tüm yazıları