Köşe Yazısı 25 Haziran 2026 03:00

Masadaki Zehirli Elma

Şahane Agahoğlu
Yazar Şahane Agahoğlu

Sırtında medeniyetler kurup yıkan, nehirleri kanla, gökyüzünü küllerle boyayan yaşlı gezegenimiz, bugün hâlâ tarihin en büyük, en kusursuz intihar mekanizmasının gölgesinde dönüyor: 12 binden fazla nükleer başlık. İki dudak arasında duran, tüm insanlığı saniyeler içinde yok edebilecek bir güç.

Peki, bizi bu uçurumun kenarına getiren o karanlık yolculuk nerede başladı? Bir laboratuvarda mı, askeri bir karargahta mı? Hayır. Her şey, aslında bir insanın içindeki o küçük, zehirli kibir tohumunun bir masaya bırakılmasıyla başladı.

Yıl 1925, Cambridge Üniversitesi. 20'li yaşlarında, zengin ve Yahudi asıllı Amerikalı bir genç J. Robert Oppenheimer. İçindeki fırtınalarla, ağır depresyonlarla boğuşan bu hırslı çocuk, hocası Patrick Blackett ile yaşadığı bir anlaşmazlığın ardından akılalmaz bir şey yaptı: Bir elmayı ölümcül kimyasallara bulayarak hocasının masasına bıraktı.

O gün o elma şans eseri fark edildi, kimse ölmedi. Olay bir skandalla örtbas edildi belki ama o zehirli elma, Oppenheimer’ın hedefleri ya da öfkesi uğruna neleri feda edebileceğinin, insanlığın masasına neleri bırakabileceğinin ilk soğuk provasıydı.

Zaman akıp İkinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde, o masadaki küçük zehir, insanlık tarihinin en büyük kitlesel imha operasyonuna dönüştü. Hitler’in nükleer güce ulaşma ihtimali, Oppenheimer’ın içindeki hırsla birleşti. Nobel ödülü bile yokken, 1943’te milyarlarca dolarlık devasa Manhattan Projesi’nin başına geçti.

Oppenheimer ve ekibi, ürettikleri canavarın düştüğü yerde kadın, çocuk, sivil ayırt etmeksizin yüz binlerce insanı bir saniyede buharlaştıracağını çok iyi biliyorlardı. Öyle ki, faşist Almanya teslim olup nükleer tehdit ortadan kalktığı halde hırs, vicdanın önüne geçti; Los Alamos'taki çarklar durdurulmadı. 16 Temmuz 1945’te çölü aydınlatan o ilk nükleer sınağın ardından,Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan bombalar 300 binden fazla insanı hayattan kopardı.

Oppenheimer’ın savaştan sonra silahlanma yarışına karşı çıkması ya da atomun sadece enerji kaynağı olmasını savunması, onu bir barış elçisi yapmıyor. Bu, sadece o ölümcül düğmeye basılmasına liderlik ettikten, o devasa gücü dünyaya sunduktan sonra gelen, geç kalmış bir vicdan azabıydı.

Oppenheimer’ın açtığı o karanlık kapı, dünyayı bir daha asla durmayacak bir yarışın ortasına bıraktı. Amerika’nın tek nükleer güç olmasına izin vermek istemeyen ezeli rakibi SSCB, gecikmedi. 1949 yılının Ağustos ayında, Kazakistan'da ilk Sovyet nükleer silahı olan RDS-1’i (Stalin’in şerefine) patlatarak dehşet dengesini kurdu.

Zamanla bu ölümcül kumara yeni oyuncular oturdu, dünya parça parça nükleer haritaya bölündü:

Büyük Britanya (1952): İlk sınağını Pasifik Okyanusu'nda yaptı, bugün 225 nükleer başlığa sahip.

Fransa (1960): Kendi sömürgesi olan Cezayir çöllerinde sınav gerçekleştirdi, bugün 290 başlığı var.

Çin (1964): Yarışa dahil oldu, bugün 500 başlıkla üçüncü sırada.

"Nükleer Silahların Yayılmaması Antlaşması"na meydan okuyan Hindistan 172 başlık, dünyadaki tek Müslüman nükleer güç olan Pakistan 170 başlık,İstihbarat raporlarında adı geçen İsrail 90 başlık ve anlaşmadan çekilip kendi bombasını patlatan Kuzey Kore 50 başlık bu tehlikeli cephaneliği tamamladı.

Bugün nükleer silahlanmanın zirvesinde Rusya 5580 ve Amerika 5044 oturuyor. Neyse ki bu çılgınlığa sırtını dönen onurlu istisnalar da var; Arjantin, Brezilya ve nükleer silahlarını kendi eliyle imha eden tek ülke olan Güney Afrika Cumhuriyeti bu ölümcül yarıştan gönüllü olarak çekilerek insanlığın geleceğini seçti.

Oppenheimer’ın 1967’de boğaz kanserinden ölmesi, 2022’de itibarının iade edilmesi ya da Christopher Nolan’ın dev bütçeli filmiyle onun hayatını sinemaya taşıması tarihi gerçeği değiştirmiyor.

Oppenheimer, gençliğinde kendi kişisel öfkesi yüzünden bir elmayı zehirleyip hocasının masasına bırakabilen bir figürdü. Yıllar sonra ise bu kez insanlığın ortak masasına, tüm dünyayı saniyeler içinde yok edebilecek küresel bir "zehirli elma" –yani atom bombasını– bıraktı. Aradaki tek fark; Cambridge’deki elma zamanında fark edilip yenmemişti, ama Manhattan’da üretilen o devasa zehir Hiroşima ve Nagazaki’de doğrudan masum insanların üzerine bırakıldı. Bilim ve deha, evrensel bir vicdanla harmanlanmadığı sürece, insanlığın kendi elleriyle hazırladığı en parlak intihar aracından başka bir şey değildir. Ve ne yazık ki, masaya bir kez zehir bırakıldıktan sonra, dökülen hiçbir gözyaşı o zehrin hayattan kopardığı insanları geri getirmeye yetmiyor.

Şahane Agahoğlu

Şahane Agahoğlu

Gazeteci - Medyabir Haber Ajansı Azerbaycan Temsilcisi

Yazarın tüm yazıları