Ortadoğu’nun kaderi çoğu zaman kendi halklarının iradesinden çok, dış müdahalelerin ve yarım bırakılmış tarihlerin gölgesinde şekillendi. Lübnan bu gerçeğin en somut örneklerinden biridir. Osmanlı sonrası kurulan yapay düzen, bu küçük ama stratejik ülkeyi güçlü bir devlet olmaktan uzaklaştırdı; onu mezheplerin, dış güçlerin ve kırılgan dengelerin sahasına dönüştürdü.
Osmanlı döneminde Lübnan, bugünkü gibi parçalanmış bir yapı değildi. Farklı inançlar, kimlikler ve topluluklar, merkezi bir otorite altında birlikte yaşayabiliyordu. Bu, kusursuz bir sistem değildi elbette; ancak bir düzen vardı. İnsanlar kendilerini sadece mezhepleriyle değil, daha büyük bir bütünün parçası olarak tanımlayabiliyordu. Osmanlı’nın çekilmesiyle birlikte bu denge ortadan kalktı ve yerine dış güçlerin şekillendirdiği kırılgan bir model kuruldu.
Bugün Lübnan’ın geldiği nokta ortadadır. İsrail’in uyguladığı orantısız şiddet, askeri hedeflerle sınırlı kalmıyor; sokakları, okulları, hastaneleri, günlük yaşamın en temel alanlarını hedef alıyor. İnsanlar, kendi topraklarında güvenli bir nefes alma hakkını bile kaybetmiş durumda. Bu vahşet, sadece Lübnan’ın değil, tüm bölgenin kaderini tehdit ediyor. Göç yolları dolup taşarken, yerinden edilmiş halk çaresizlik içindedir .Lübnan’ın kendi başına ayağa kalkamayacağı bugün, güçlü ve vicdanlı bir destek, yalnızca bölgesel istikrar için değil, insanlık adına da kaçınılmazdır.
Bu zayıflık aynı zamanda bölgesel projelerin de önünü açmaktadır. İsrail’in güvenlik stratejileri, İran’ın nüfuz arayışı ve Batı’nın denge politikaları Lübnan üzerinden yürütülmektedir. “Vaad edilmiş topraklar” gibi ideolojik yaklaşımlar bir yana, sahadaki gerçek şudur: Güçsüz devletler, güçlü aktörlerin oyun alanı olur. Lübnan bugün tam olarak bu konumdadır.
Suriye’de ise tablo farklıdır. Tüm yıkıma rağmen devlet fikri tamamen yok olmamıştır. Bunun arkasında Osmanlı’dan miras kalan toplumsal bağlar, aşiret yapıları ve yerel dayanışma ağları vardır. Bu unsurlar, Suriye’nin tamamen çözülmesini engelleyen görünmez kolonlar gibi işlev görmektedir. Lübnan’da ise bu bağların zayıf olması, ülkeyi daha kırılgan hâle getirmiştir.
Tam da bu noktada Sayın Devlet Bahçeli’nin “Lübnan Türkiye’ye katılmalıdır” sözü, yüzeyde radikal görünse de derininde önemli bir gerçeğe işaret eder. Bu söz, bir ilhak çağrısından çok bir düzen arayışıdır. Bir zamanlar aynı çatı altında barış içinde yaşayabilen toplumların bugün neden bu kadar savrulduğunu sorgulayan bir yaklaşımdır.
Türkiye açısından meseleye bakıldığında ise farklı bir boyut ortaya çıkar. Türkiye, tarihsel tecrübesi ve devlet geleneğiyle Ortadoğu’da istikrar üretebilen nadir aktörlerden biridir.Eğer teorik olarak Lübnan Türkiye ile daha güçlü bir entegrasyon sürecine girseydi, Lübnan’ın kronikleşmiş sorunlarına daha güçlü bir devlet aklıyla çözüm arayışı anlamına gelirdi. Güvenlik boşlukları azalabilir, ekonomik yapı yeniden inşa edilebilir ve mezhepsel gerilimler daha dengeli bir sistemle kontrol altına alınabilirdi.
Elbette bu kolay bir süreç olmazdı. Ancak şu da bir gerçektir: Lübnan mevcut haliyle sürdürülebilir bir yapı sergilememektedir. Sürekli kriz üreten ve saldırıya maruz kalan bir sistemin devam etmesi, hem Lübnan halkı hem de bölge için daha büyük riskler barındırmaktadır.
Son bir gerçek daha var ki çoğu zaman dile getirilmez: Lübnan bugün Ortadoğu’nun geleceğinin nasıl şekilleneceğini gösteren bir aynadır. Eğer bu aynada zayıflık, parçalanmışlık ve dışa bağımlılık galip gelirse, sırada diğer ülkeler olacaktır. Ama eğer bir gün bu coğrafyada güçlü bir irade, adil bir düzen ve gerçek bir birlik fikri yeniden ayağa kalkarsa, işte o zaman dengeler kökten değişir. Bu yüzden mesele yalnızca Lübnan değildir; mesele, bu coğrafyanın kaderini kimin yazacağıdır. Ve bugün Ortadoğu’nun en temel gerçeği belki de şudur:
Türkiye, kendi sınırlarını koruyan; aynı zamanda etrafındaki kaosu dengeleyebilecek bir merkezdir. Bu merkez güçlendikçe, bölgenin geleceği de daha istikrarlı bir zemine oturacaktır