Şahane Agahoğlu
Editoryal
6 Ocak 2026

Kim Oyunu Kuruyor, Kim Tarihi Yazıyor?

Yazar Şahane Agahoğlu
Tüm Arşivi Gör

Bu çağın en tehlikeli figürü tankla gelmez, üniforma giymez, sınırdan geçerken alarm vermez; hatta çoğu zaman bayrak da yakmaz, aksine bayrağı profil fotoğrafı yapar, dili yerli kelimelerle süsler, sesi bu toprakların tonunu taklit eder ama zihninin pusulası Ege’nin ötesine ayarlanmıştır; refleksi dış merkezlidir, sezgisi ithaldir ve karar alma noktası bu ülkenin kaderiyle değil, bu ülkenin sınırlarını daraltmak isteyen masalarla örtüşür. İsmini Türk yapar ama yön duygusu başka başkentlerde kalibre edilmiştir; cümleleri Anadolu’dan başlar, Atina’da nefes alır, Tel Aviv’de sonuçlanır ve sonra dönüp bu millete “ben sizdenim” deme cüretini gösterir.

Bunlar muhalif değildir, çünkü muhalefet aidiyet ister; eleştirmen de değildir, çünkü eleştiri sorumluluk taşır. Bunlar, zihinsel kiralama sözleşmesi imzalamış figürlerdir; düşüncesini başkasının cebinden kullanan, itirazını başkasının ajandasından okuyan ve kendisini özgür sanırken aslında başkalarının stratejik dipnotu hâline gelmiş aktörlerdir. Bu yüzden söyledikleri söz yeni değildir, yalnızca Türkçeye çevrilmiştir; hissettirdikleri öfke yerli değildir, sadece yerel ağızla telaffuz edilmiştir.

Artık ülkeler zihinlerden işgal edilmektedir; bu yüzden asker yerine kelime, mermi yerine duygu, cephe yerine sosyal medya kullanılmakta, görünmeyen ama etkisi nesiller boyu sürebilecek bir savaş yürütülmektedir. Bu yeni silahın adı algı sürgüsüdür; sessizce açılır, fark edilmeden kilitlenir ve insanın kendi düşüncesi sandığı cümlelerle onu kendi devletine, kendi milletine, hatta kendi tarihine yabancılaştırır. Türkiye’nin adım attığı her coğrafyayı “yük”, her stratejik hamlesini “heves”, her bağımsız duruşunu “yalnızlık”, her güç gösterisini “macera” olarak sunan bu dil, başkalarının yazdığı senaryoların Türkçe seslendirmesidir.

En sinsi olanlar ise ayetle konuşup hedefle susanlardır; vicdan kelimesini ağızdan düşürmezler ama Türkiye’nin elini bağlamak isterler, “mazlum” derler ama mazlumu fiilen savunan tek aktörü sahadan çekmeye çalışırlar, Türkiye sahaya indiği gün bu çevrelerin sesi yükselir, Türkiye masada ağırlık koyduğu an tonları sertleşir; Türkiye büyüdükçe bunlar daralır, Türkiye merkez oldukça bunlar kenar süsüne dönüşür, Türkiye cümle kurdukça bunlar dipnot olarak kalır. Onların rahatsızlığı Türkiye’nin varlık iddiasına duyulan tahammülsüzlüktür. Alıştıkları Türkiye, izin alan Türkiye’ydi; bekleyen, susan, çekilen Türkiye’ydi. Bugünkü Türkiye ise izin isteyen değil, meşruiyetini tarihinden alan bir devlettir.

Suriye meselesinde hâlâ “Bu bizim meselemiz değil” diyebilenler vardır ve bu cümle coğrafya bilmeyenlerin, tarihi inkâr edenlerin cümlesidir. Türkiye Suriye’de bulunarak terörü sınırın içinde değil kaynağında durdurmuş, devleti yalnızca masada da sahada da var etmiştir. Fakat bunu görmek istemeyenler için mesele Türkiye’nin izinsiz güç kullanmasıdır; çünkü onların zihninde güçlü Türkiye bir anomali, bağımsız Türkiye ise kontrol edilmesi gereken bir sapmadır.

Benim milletim saf değildir; safiydir. Temizdir, kirlenmez. Bumilletin ruhu imanla yoğrulmuştur. Dünyayı gezin, dolaşın; bayrakları sayın, marşları dinleyin, anıtları inceleyin ama şunu göreceksiniz: Ruhunda iman olmayanın, özünde vatan sevgisi olmaz. Vatan sevgisi ezberlenmez zor günde ortaya çıkan bir iman refleksidir; insanı tankın önünde durduran, kurşunun üstüne yürüten o sessiz ama sarsılmaz karardır.

1990 yılının 20 Ocak gecesi Rus–Ermeni kızıl ordusu Bakü sokaklarına girdiğinde karşısında yetmiş yıl Sovyet rejimi altında yaşamış, Sovyet eğitimi almış gençler, yaşlılar, kadınlar ve çocuklar vardı. Ellerinde silah yoktu ama sokaktaydılar; çünkü vatan vardı, çünkü iman vardı. Sovyet onların dilini değiştirmiş olabilir, eğitimini şekillendirmiş olabilir ama kalbindeki imanı söküp atamamıştır; işte o iman o gece tanktan büyük çıktı, kurşundan ağır bastı. Bu bir ideoloji direnişi değil, iman ile vatanın sessiz ama sarsıcı buluşmasıydı.

Takvimler 15 Temmuz’u gösterdiğinde Türkiye aynı sınavdan bir kez daha geçti; tanklar bu kez Ankara’da ve İstanbul’daydı, kurşunlar bu kez kendi üniformamızdan çıkmıştı ama yine sokakta olan silahsız halktı. Çünkü bu millet için vatan , emanettir; iman ise yalnızca seccadede değil, meydanda da yaşanan bir duruştur. Aynı ruh, aynı damar, aynı refleks… Coğrafya değişti ama iman değişmedi.

Daha dün bir Yunanlı avukatın Cumhurbaşkanımıza yönelik çirkin saldırısı karşısında bu milletin nasıl kenetlendiğini gördük; bu refleks yüzyıllardır diri tutulan vatanı koruma bilincinin bugüne yansımasıydı.Milletimiz hakareti kişisel algılamadı, onu devlete yönelmiş bir niyet olarak okudu ve cevabını da ona göre verdi.

İstedikleri kadar oyun kursunlar, istedikleri kadar algı üretsinler, istedikleri kadar pusula bozmaya çalışsınlar; bu milleti bölemeyecekler.Imanlı milletleri tankla susturamazsınız, kurşunla sindiremezsiniz. Bizler ölümü değil, vatansız kalmayı kayıp sayarız. Bu gerçek dün Bakü sokaklarında yazıldı, 15 Temmuz gecesi Anadolu’da mühürlendi ve bugün de aynı imanla yaşamaya devam ediyor

Şahane Agahoğlu

Gazeteci - Medyabir Haber Ajansı Azerbaycan Temsilcisi

Tüm Makaleleri Görüntüle