Şahane Agahoğlu
Editoryal
14 Mayıs 2026

İnanç mı, İmaj mı?

Yazar Şahane Agahoğlu
Tüm Arşivi Gör

Bugün İslam dünyası ve özellikle Anadolu irfanı, daha önce hiç karşılaşmadığı bir "kimlik erozyonu" ile karşı karşıyadır. İnandığı gibi yaşamayanların, yaşadıkları hayatı dine uydurma çabası; ortaya ne tam dünyevi ne de tam manevi olan, ruhu çekilmiş bir figüranlık çıkarmıştır. Bu, kutsalın sığlaştırılması ve dinin bir "aksesuar" haline getirilmesi projesidir.

Mizah adı altında meleklerin, ahiret hallerinin ve ölümün hakikati olan Azrail (a.s)’in karikatürize edilmesi, zihinlerdeki "haşyet" duygusunu yok etme girişimidir. Kur’an-ı Kerim, "Eğer onlara soracak olursan, 'Biz sadece lafa dalmış şakalaşıyorduk' derler. De ki: Allah ile, O’nun ayetleriyle ve O’nun peygamberiyle mi eğleniyordunuz?" (Tevbe, 65) ayetiyle bu tehlikeye dikkat çeker. Kutsalın mizahı olmaz; çünkü kutsala dair her lakayt tavır, zamanla o değerin kalpteki ağırlığını hafifletir.

Bugün "başı kapalı ama ruhu çıplak" bir model türetildi. Başörtüsünü, İslam’ın bir emri ve bir vakar sembolü olmaktan çıkarıp; dar kıyafetlerle, lüks tüketim hırsıyla ve İslam’ın ruhuna aykırı mekanlarda bir "tarz" haline getirenler, aslında en büyük zararı yine bu dine vermektedirler.

İslam’ı "gericilik" olarak görenlerin aslında en büyük dayanağı, dini yanlış temsil eden bu "proje tipler"dir. İslam; estetik, bilim ve derin bir ahlak nizamıyken; bugün onu sadece şekle indirgeyip, içeriğini boşaltmak gerçek gericiliktir. Kendi dinini küçümseyen, Batı’nın sunduğu her yozlaşmış kalıbı "özgürlük" sanan bu kafa yapısıyla karşı karşıyayız.

Neye inanıyorsak onu onurumuzla yaşamak zorundayız. İslam, kimsenin egolarını tatmin edeceği, kendi dünyevi arzularına göre eğip bükeceği bir oyun alanı değildir. "İnandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız." Hazreti Ömer (a.s)’in bu uyarısı, bugün sokaklarda ve sosyal medyada gördüğümüz o sahte dindarlığın tam karşılığıdır.

Anadolu’nun o kadim nefesi; samimiyet, edep ve vakar üzerine kuruludur. Bu ruhu; mizahtan beslenen saygısızlığa, projeleşmiş hayat tarzlarına ve şekilci yozlaşmaya kurban etmemelidir. Eğer bir gün başımızı secdeye koyuyorsak, o secdeden kalktığımız hayat da o secdenin izini taşımalıdır. Aksi takdirde elimizde kalan ne dindir, ne de örf... Sadece içi boşaltılmış bir taklitçilik kalır. 

Bir Nefis Muhasebesi

 Biliyorum ki bu satırlarımı okuyan bazıları hemen şu savunmaya geçecek: "Sen bunları eleştiriyorsun ama kendin neden açıksın?

 Ben, kusurunun farkında olan, yaradanın emrine boyun eğmek için kalbini hazırlayan ve "İnşallah en kısa zamanda" diyerek bu onurlu yükü taşımayı dileyen biriyim. Benim başımın açık olması, dinin bir emrinin eğilip bükülmesine göz yumacağım anlamına gelmez. Ben, emri başımın üstünde taşıyamıyor olsam da, o emrin ayağa düşürülmesine, bir "proje" veya "moda" mezesi yapılmasına sessiz kalmam.

Kusurlu bir kul olmak başka bir şeydir, dinin ruhunu kasten tahrif etmek bambaşka bir şey.

İslam’ın vakur duruşu, hiçbir zaman "yarı dindar-yarı seküler" bir ucubeliği kabul etmemiştir. Bir Hristiyan kendi haçıyla, bir Yahudi kendi kutsalıyla bu denli lakayıt bir ilişki kurmazken; neden bizim içimizden çıkan "modern dindarlık" modelleri, İslam’ın sembollerini birer dekoratif unsura çeviriyor?

Bize düşen, önce edebe sarılmaktır. Başını kapatmak bir vecibedir ve inşallah o kutlu örtü bana da nasip olacaktır. Ancak o örtü başa gelmeden önce ruha gelmelidir. Ruhu açık olanın başı kapalı olsa ne yazar? Dini bir reklam panosuna çevirenler, aslında o başörtüsünün altındaki gerçek maneviyatı öldürmektedirler.

Vakit, "görünme" hırsından sıyrılıp "olma" sancısına bürünme vaktidir. Bizim derdimiz vitrinleri süslemek değil, huzura alnı ak, ruhu örtülü ve gönlü pak çıkabilmektir.

Şahane Agahoğlu

Gazeteci - Medyabir Haber Ajansı Azerbaycan Temsilcisi

Tüm Makaleleri Görüntüle