Bu milletin hafızası vardır.
Ve o hafıza, unutturulmak istenenleri sakladığı gibi; bastırılmak istenen sesi de günü geldiğinde yeniden yükseltir.
Türkiye’nin laiklik tartışması hiçbir zaman yalnızca “din ve devlet işlerinin ayrılığı” başlığı altında akademik bir mesele olmadı. Bu topraklarda laiklik, kimi dönemlerde bir özgürlük ilkesi olmaktan çıkarılıp bir kimlik mücadelesinin sert zeminine dönüştürüldü. Özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısında ve 28 Şubat sürecinde; başörtülü kızların üniversite kapılarında gözyaşı döktüğü, imam hatip mezunlarının potansiyel tehdit gibi gösterildiği, inançlı insanların fişlendiği günler yaşandı.
İnsanlar namaz kıldığı için kayda geçirildi.
İnancını yaşadığı için “irtica” etiketi yedi.
Devlet ile millet arasına görünmez ama soğuk bir mesafe kondu.
Oysa laiklik; devletin tarafsızlığıdır.
Toplumun maneviyatını susturması değildir.
Bir çocuk ilahi okuduğunda siyaset yapmaz.
O çocuk propaganda yapmaz.
O çocuk sadece kalbinde duyduğu bir değeri seslendirir.
Buna tahammül edememek, bir çocuğa değil; bir toplumun ruh köküne itiraz etmektir.
Sayın Recep Tayyip Erdoğan öncesinde özellikle 1990’lı yıllarda vesayet düzeninin gölgesi ağırdı. Seçilmiş hükümetler askerî ve bürokratik baskıyla hizaya çekiliyor, halkın iradesi çeşitli mekanizmalarla daraltılıyordu. “Din siyasete alet ediliyor” söylemi ise çoğu zaman inançlı kesimin kamusal alandaki varlığına karşı bir refleks olarak kullanılıyordu.
Oysa demokrasi sandıkla varsa; sandığa giden insanın inancı da vardır, kimliği de vardır, değerleri de vardır. Siyaset steril bir laboratuvar ortamında yapılmaz. İnsanla yapılır. İnsanın da kalbi vardır.
“Siyasetle İslam aynı anda olmaz” diyenlere sormak gerekir:
Siyaset dediğimiz şey nedir?
Adalet değil mi?
Emanet bilinci değil mi?
Kul hakkı hassasiyeti değil mi?
İslam zaten hayatın tamamına dair bir ahlak çerçevesi sunar. Bir siyasetçi adaleti, merhameti, doğruluğu referans alıyorsa; bu değerlerin kaynağının İslam olması neden rahatsızlık üretir?
Biz bu topraklarda vatana “ana” dedik.
Anamız için canımızdan geçtik.
Bir şehidin tabutuna sarılan al bayrak, babasının ellerine teslim edildiğinde; “Evladın şehit oldu” denildiğinde yer de gök de ağlar. Ama o baba dimdik durup “Vatan sağ olsun” diyorsa, bu kuru bir slogan değildir. Bu imanla mümkündür.
Vatanı bu kadar sevebilmek de imanın bir tezahürüdür. Çünkü iman; toprağı emanet bilip korumaktır. Şehadet bilinci olmadan bu fedakârlık anlaşılmaz.
Bu millet hem ümmettir hem millettir.
Hem secdeye varır hem sandığa gider.
Hem bayrağına sarılır hem kıblesine döner.
Akıl ile aşk arasında bir tercih yapmamız isteniyor sanki. Oysa biz her ikisini de taşıyan bir medeniyetin çocuklarıyız. Akıl sorgular, rahatsız eder, düşünmeye zorlar. Aşk ise kalbi diriltir, anlam katar, insanı dönüştürür. İnsan vücudunda beyin ölürse kalp kalsa da fayda vermez, kalp olsa bile beyin olmadan vücut yaşayamaz. Aynı şekilde, kalp olmasa, yani iman ve ruh olmasa, beyin de tek başına insanı kurtaramaz.
İslam’da bu denge çok önemlidir: Aklı ve kalbi birlikte kullanmak, hem dünyada hem ahirette huzurun yoludur.
Aklı kalpsiz bırakırsanız kibir üretir.
Aşkı akılsız bırakırsanız savrulma üretir.
Denge ise hikmettir.
İslam’ı hak görmek bir dayatma değildir; bir inanç beyanıdır. İsteyen kabul eder, istemeyen etmez. Ama bir inancın kamusal alanda var olma hakkını inkâr etmek özgürlük değildir. Özgürlük;tahammül edebilmektir.Laikçilik ise tahammülsüzlüktür.
Bugün “sanat” adı altında sergilenen pek çok şey alkışlanıyor. Bir galeride sıradan bir performans milyonlarca değere ulaşabiliyor. Ama milyonların aynı anda “Hu” diyerek Allah demesi, size sıradan mı geliyor?
Kabe etrafında dönen o halka; gösterişsiz ama muazzam bir estetiğe sahiptir. Orada teslimiyet vardır. Orada kalbin Allah’a yönelişinin sanatı vardır. Gerçek sanat; ruhu hakikate yaklaştırandır.
Bir çocuğun ilahi okuyuşu samimidir. Samimiyetin estetiği ise piyasayla ölçülmez. Bu dünyada hepimiz faniyiz. Ölüm meleğinin dahi vazifesinin son bulacağı bir hakikat düzeninde, insanın birbirine karşı bu kadar keskin, bu kadar öfkeli ve bu kadar tahammülsüz oluşu düşündürücüdür. Çocukların ilahi okumasından rahatsız olmak; bir manadan rahatsız olmaktır. O mana ise Allah’ın adının anılmasıdır.
Bu millet Allah dedi diye küçülmez.
Bu millet secde ettiği için gerilemez.
Bu millet bayrağına sarıldığı için çağ dışı kalmaz.
Tam tersine; imanla derinleşir, akılla yükselir, merhametle büyür.
Bu toprakların hafızası vardır.
O hafıza; hem gözyaşını hem duayı saklar.