İkinci Dünya Savaşı’nın devasa toz dumanı arasında, tarih kitaplarının genellikle askeri manevralara odaklandığı bir gerçektir. Ancak bu savaşın derinliklerine inildiğinde, cephedeki kurşun kadar kuyulardaki petrolün, generaller kadar mühendislerin ve ideolojiler kadar coğrafi mecburiyetlerin savaşı şekillendirdiği görülür.
İşte bu devasa mücadelenin anatomisi: 1939 yılının Eylül ayında Polonya sınırları aşıldığında, dünya, topyekûn bir imha sürecine giriyordu. Bu savaş, Birinci Dünya Savaşı’ndan kalan "bitmemiş hesapların" ve 1929 Ekonomik Buhranı’nın yarattığı toplumsal öfkenin patlama noktasıydı. Savaşın ilk yıllarında Nazi Almanyası, "Yıldırım Savaşı" Blitzkrieg taktiğiyle Avrupa’yı hızla kontrol altına aldı. Ancak bu hareketli savaş konseptinin tek bir zayıf noktası vardı: Petrol.
20 yüzyıl savaşları, kömür çağından petrol çağına geçişin savaşlarıydı. Tanklar, savaş uçakları, zırhlı araçlar ve mekanize ordular; sürekli enerji tüketiyordu. Bu nedenle petrol, savaşın görünmeyen cephanesine dönüştü. Alman ekonomisi ise enerji bakımından dışa bağımlıydı. Romanya’daki Ploieşti sahaları önemliydi ancak yeterli değildi. Bu yüzden Alman stratejik planlaması giderek Sovyet petrol merkezlerine yöneldi. Hitler’in devasa tank tümenleri ve Luftwaffe uçakları yakıtsız birer demir yığınına dönüşebilirdi.
Ve tüm yollar Bakü’ye çıkıyordu. O dönemde Sovyetler Birliği’nin petrol ihtiyacının %70’inden fazlasını karşılayan Bakü, savaşın "enerji merkeziydi". Alman kurmay heyeti tarafından hazırlanan Edelweiss Operasyonu, doğrudan Kafkasya’nın zenginliklerini ele geçirmeyi hedefliyordu.
Hitler’in generallerine söylediği şu söz, Bakü’nün önemini özetliyordu: "Eğer Bakü petrolüne ulaşamazsak, bu savaşı bitirmek zorunda kalırız."
Savaş boyunca Bakü, sadece petrol üretmekle kalmadı; 1941-1945 yılları arasında cepheye 75 milyon ton petrol gönderdi. Bakü halkı, petrol kuyularının Nazi eline geçmemesi için gerekirse onları havaya uçurmaya hazır beklerken, bir yandan da üretim rekorları kırıyordu. : Stalingrad ve Pearl Harbor Savaşın dengesini değiştiren iki ana olay yaşandı. İlki, Almanların Bakü’ye giden yolu açmak için kuşattığı Stalingrad’da aldıkları ağır yenilgiydi. Bu, Alman ordusunun doğudaki ilerleyişinin sonu oldu. İkincisi ise, Japonya’nın Pearl Harbor saldırısıyla ABD’yi savaşa çekmesiydi. Amerika’nın sınırsız sanayi kapasitesi ve Sovyetlerin bitmek bilmeyen insan gücü birleştiğinde, Mihver devletleri için çanlar çalmaya başladı. Savaşın sonu yaklaşırken insanlık, tarihinin en büyük trajedileriyle yüzleşti. Nazi Almanyası’nın toplama kamplarında yürüttüğü sistemli soykırımlar ve savaşın bitişini ilan eden Hiroşima ile Nagazaki’ye atılan atom bombaları, modern bilimin yıkıcı gücünü tüm dünyaya gösterdi. 60 milyondan fazla insanın hayatını kaybettiği bu süreçte, şehirler harabeye döndü; ancak en büyük hasar insanlık onurunda açıldı. 1945’te Berlin düştüğünde ve Japonya teslim olduğunda, sömürgeci Avrupa imparatorlukları (İngiltere ve Fransa) tahtlarını kaybetmişti. Dünya artık iki süper gücün gölgesindeydi: Bu yeni düzen, nükleer silahların caydırıcılığında başlayan "Soğuk Savaş" döneminin habercisiydi. İkinci Dünya Savaşı bize göstermiştir ki; askeri güç ne kadar büyük olursa olsun, enerji kaynaklarını kontrol edemeyen ve etik değerlerden yoksun ideolojiler üzerine kurulan yapılar yıkılmaya mahkûmdur. Bakü’nün petrolü tankları hareket ettirmiş olabilir, ancak savaşı belirleyen asıl unsur; cephede verilen büyük fedakârlık, halkların direnişidir Tarih, tankların palet izlerini zamanla silse de, bu uğurda verilen insani mücadelenin derslerini asla unutmayacaktır.