Bugün öyle bir çağın içindeyiz ki, insanın söylediği her söz, yaptığı her eleştiri, birileri tarafından bilinçli şekilde çarpıtılıyor ve sahibine karşı bir silaha dönüştürülüyor. Bir zulmü dile getirirsiniz, sizi hemen bir cepheye yerleştirirler. Bir adaletsizliğe karşı çıkarsınız, sizi başka bir adaletsizliğin savunucusu ilan ederler. Sanki insanın vicdanı yokmuş gibi, sanki hakikatin kendisi taraf olmak zorundaymış gibi…
Oysa hakikat, hiçbir kalıba sığmaz.
İsrail’i eleştirince bir etiket, Amerika’yı İran'ı eleştirince başka bir damga .Ardından gelen o tanıdık cümleler: “Sen şu taraftansın”, “Sen bu çizgidesin.” Hayır! Bu, hakikati anlamak istemeyenlerin kolaycılığıdır. Çünkü hakikatin bir ideolojisi yoktur; hakikat, vicdanın kendisidir.
Ben devletimin yanındayım, Ben Allah’ın yanındayım; çünkü O’nun yanında olmak, adaletin yanında olmaktır.. Ben yalnızca hakikatin tarafındayım. Çünkü biliyorum ki, gerçek taraf; güçlünün değil, mazlumun yanıdır.
Bugün dünyada en çok ihtiyaç duyulan şey; taraf olmak değil, doğru yerde durabilmektir. Ve doğru yer, her zaman adaletin olduğu yerdir. Bu duruş; çıkar hesaplarıyla değil, imanla, ahlakla ve sorumluluk bilinciyle şekillenir.
İşte bu yüzden bizler, tarihten gelen o büyük mirasın izindeyiz.
Adaletiyle çağları aydınlatan Hz. Ömer’in, cesaretiyle hakkı haykıran Hz. Ali’nin,
Teslimiyetiyle örnek olan Bilal-i Habeşi’nin izinde…
Ve yakın tarihte, gerektiğinde canını ortaya koyan kahramanların duruşunda… Ömer Halisdemir ve Mübariz İbrahimov gibi isimlerin gösterdiği o sarsılmaz iradede…
Çünkü bu toprakların ruhu doğru tarafta dimdik durmaktır.
Bugün dünyada değerler aşınırken, hakikat çoğu zaman gürültü içinde kaybolurken, bize düşen görev daha da büyüktür. Çünkü bizler,bir davanın taşıyıcılarıyız. Sözümüz, tavrımız ve duruşumuz, bu büyük mirasın bir yansıması olmalıdır.
Kur’an’ın defalarca sorduğu o sorular hâlâ önümüzde duruyor: “Düşünmez misiniz?” “Akletmez misiniz?” Bu çağrı, zannetmeyin geçmişe yapıldı, bugüne de yapılmıştır. Çünkü hak ile batılın mücadelesi bitmiş değildir; sadece şekil değiştirmiştir.
Ama biz ders almadık. Hz. Musa’nın asasının yılana dönüşmesi bu dünyadaydı. Hz. Süleyman’ın hayvanlarla konuşması bu dünyadaydı. Ebabil kuşlarının zulmü yerle bir etmesi bu dünyadaydı. Bedir’de azın çoğa galip gelmesi bu dünyadaydı. Ama biz sanki başka dünyadayız ..Demek ki mesele güç değil.
Dün olduğu gibi bugün de aynı sahne var:
Bir yanda zulmedenler,
Bir yanda susanlar,
Bir yanda ise hakikati söylemekten korkmayanlar…
Türkiye’nin son yıllarda ortaya koyduğu duruş, işte tam da bu üçüncü yolun ifadesidir. Güç dengelerine göre şekillenen değil, ilke ve adalet merkezli bir yaklaşım… Mazlumun kimliğine bakmadan yanında durabilen, zulmü kim yaparsa yapsın karşısında durabilen bir irade…
Bu duruş, aynı zamanda bir medeniyet iddiasıdır.
Çünkü bu milletin mayasında, zalime boyun eğmemek, mazluma omuz vermek vardır.
Bugün bize düşen, bu çizgiyi korumak ve daha da güçlendirmektir. Korkmadan, çekinmeden, hesap yapmadan hakikati dile getirmek… Birilerinin çizdiği kalıplara girmeyi reddetmek…Duygusal reflekslerle değil, akılla ve sorumlulukla hareket etmek gerekir. Kendi devletinin kurumlarına güvenmeden,dışarıdan gelen her söyleme değer biçmek; hakikati savunmak yerine, onu zayıflatır. Elbette eleştiri haktır ama eleştiri ile itibarsızlaştırma arasındaki çizgiyi kaybettiğimizde, farkında olmadan kendi gücümüzü kendimiz kırarız.
Unutmamak gerekir ki, bir devlet, kurumlarıyla, aklıyla ve tecrübesiyle ayakta durur. Güven ise bilinçli bir duruştur. Şüphe ise bize yakışmaz, sağduyuyla yaklaşmak gerekir.
Biraz daha itidal, biraz daha basiret… Ve en önemlisi, kendi devletine karşı sorumluluk bilinci.
Ve son olarak ,Ben bir taraf değilim.
Ben bir duruşum.
Zulme karşı dimdik duran,
Mazlumun yanında saf tutan,
Hakikatin izinden ayrılmayan bir duruş…
Ve biliyorum ki, bu duruş; sadece bugünün değil, yarının da en güçlü sesi olacaktır.