“Dünyanı tutup ha kalan değiliz,
Ebedi mesken de salan değiliz.
Ömrü bir de satın alan değiliz,
Dostlukta her anın kıymetini bil —
Bizim dost yitiren vaktimiz değil.” (Hafiz Baxış)
İnsan bazen bir cümlede bütün hakikati görür. Bu dünya… uğruna kırdığımız kalpler, kaybettiğimiz dostluklar, büyüttüğümüz hırslar… aslında bizim ebedî yurdumuz değil. Biz bu dünyayı tutup kalacak insanlar değiliz. Hiç kim burada sonsuza kadar kalmadı. Ne krallar kaldı, ne zenginler, ne de gücüne güvenenler.
Kur’an dünyayı anlatırken onu aldatıcı bir hayat olarak tarif eder. Çünkü dünya insanın gözünü büyüler. Geçici olanı kalıcı gibi gösterir. Bir makam, bir para, bir şöhret… insanın gözünde büyür de büyür. Ama ömür büyümez. Ömür her gün biraz daha eksilir.
Biz dilimizle çok şey söyleriz.
“Hasbiyallahu ve ni’mel vekil” deriz.
“Allah bize yeter, O ne güzel vekildir” deriz.
Ama gerçekten inanarak mı söylüyoruz?
Yoksa sadece dudaklarımız mı söylüyor?
Çünkü insanın gerçek imanı, vazgeçebildiği şeylerde ortaya çıkar.
Bir peygamber düşünün… Bir baba düşünün…
Hz. İbrahim’e en sevdiği şey sorulsaydı, hiç şüphesiz “oğlum İsmail” derdi. Ve Allah ondan en sevdiğini istedi. İnsan çoğu zaman bu kıssayı yanlış anlar. Zanneder ki Allah, İsmail kesilmesin diye koç gönderdi.
Hayır.
Koç, İbrahim İsmail’den vazgeçtiği anda gönderildi.
Allah İsmail’i değil, İbrahim’in kalbindeki bağlılığı sınadı. Yani Allah şunu sordu:
Kalbinde Ben mi varım, yoksa dünyada sevdiğin şeyler mi?
Peki biz neyi bırakabiliyoruz?
Şöhreti mi?
Lüksü mü?
Egomuzu mu?
Biz sade yaşayan bir Peygamber’in ümmeti değil miydik?
Bugün insanlar para için birbirini eziyor. İnsanlar makam için birbirinin kuyusunu kazıyor. Halbuki yarış başka yerde olmalıydı. İbadette yarışmalıydık. Merhamette yarışmalıydık. Affetmekte yarışmalıydık.
Ama dünya büyüdükçe kalpler küçüldü.
Bugün bir dostluğu korumak bile zorlaştı. İnsanlar kırılıyor, uzaklaşıyor, kopuyor. Oysa ömür kısa. Dünya geçici. Bu kadar kısa bir yolculukta dost kaybetmek gerçekten büyük bir kayıp.
Ama insanın kalbini asıl yakan başka bir şey var.
Hepimiz dilimizle şöyle diyoruz:
“Keşke Resulullah’ı görsek…
Keşke bir kere karşımıza çıksa…
Elini öpsek…
Ayaklarına kapansak…
Ümmetin halini anlatsak…”
Ama bazen içimden başka bir şey geçiyor.
Ben diyorum ki…
Gelme ya Resul…
Gelme… çünkü bizim yüzümüz yok.
Biz seni çağırıyoruz ama sen gelsen utanacağız. Çünkü biz senin ümmetin olduğumuzu söylüyoruz ama hayatlarımız senin hayatına hiç benzemiyor.
Bugün insanlar “ben hayatımı istediğim gibi yaşarım” diye övünüyor.
Allah’ın adının anılmasından rahatsız olanlar var.
Haramı özgürlük sananlar var.
Gelme ya Resul…
Bugün bir kadın suçsuz yere öldürüldü.
Gelme ya Resul…
Bugün bir çocuk uğradığı tecavüzün utancına dayanamadı ve intihar etti.
Gelme ya Resul…
Bugün insanlar birbirini linç etti, iftiralar attı, kalpler kırdı.
Sen gelirsen…
Ben biliyorum ki sen ümmetinin bu halini görünce mahcup olacaksın.
Ama aslında utanması gereken biziz.
Biz senin ümmetin olduğumuzu söyledik. Ama senin merhametini yaşatamadık. Sen yetim başı okşardın, biz yetimleri yalnız bıraktık. Sen affederdin, biz kin büyüttük. Sen sade yaşardın, biz dünyayı büyüttük.
İşte bu yüzden insan bazen kendine dönüp şunu sormalı:
Biz dünyayı çok mu abarttık?
Geçici olan için kalıcı olanı kaybettik mi?
Dünya bitince geriye ne kalacak?
Bir ev mi?
Bir araba mı?
Bir makam mı?
Hayır.
Geriye sadece kalpler kalacak.
Kırdığımız kalpler…
Onardığımız kalpler…
Belki de bu yüzden o ilk sözler bu kadar anlamlı:
“Ömrü bir də satın alan deyilik…”
Ömür geri alınmaz.
Geçen zaman geri gelmez.
O yüzden bu fani dünyada kalpleri kırarak yürümek büyük bir kayıptır.
Geliniz…
Bu kısa yolculukta birbirimizi kaybetmeyelim.
Çünkü gerçekten…
Bu dünyada dost kaybedecek kadar uzun bir ömrümüz yok.