Boğazlar Üzerinde Kurulan Küresel Satranç
Tarihin ve coğrafyanın kesişim kümesinde yer alan Yemen, bugün küresel güç mücadelesinin en keskin bıçak sırtı noktalarından biridir. Dağlık kuzeyin sarp coğrafyasında türeyen Ensarullah hareketi, yani Husiler, bir yandan mazlumların hamisi kisvesiyle sahne alırken, , görünenden çok daha karmaşık ve tehlikeli bir strateji izliyor. Osmanlı’nın yüzyıllar önce Yemen topraklarında dalgalandırdığı adalet sancağı ile bugün Husiler arasında köprü kurmak neredeyse imkânsız bir hayaldir.
Husilerin retoriği ile sahadaki eylemleri arasındaki uçurum, aklıselim sahibi herkesin rahatlıkla görebileceği kadar berraktır. Osmanlı’nın Yemen’e bakışı ümmet bilinci, adalet ve İslamî sorumluluk eksenindeydi; bölgeye barış ve istişare hâkimdi. Husiler ise Zeydî Şii kökenli bir hareket olarak 20. yüzyılın sonlarında şekillendi. Osmanlı arşivlerinde adı geçmeyen “dağlılar” ve “itaatsiz aşiretler” geleneğinin bir kolu olan Husiler, tüm Zeydîleri temsil etmemekte; aksine Zeydî kimliğini radikal bir siyasi ve askeri tahakküm aracı olarak kullanmaktadır..Başkent Sana’nın 2014’te ele geçirilmesiyle başlayan süreç, bu hareketin ideolojik sloganlarının ardında yatan pragmatist ve yayılmacı aklı ifşa etmiştir.
Kızıldeniz’de fırlatılan füzeler ve atılan ezber bozan manşetler, Yemen iç siyasetinde mutlak hakimiyet kurma ve bölgesel pazarlıklarda Tahran adına baskı unsuru oluşturma niyetini gizleyen birer perdedir.
Mesele yalnızca Yemen’in iç dengeleriyle sınırlı değildir; krizin asıl tetikleyicisi küresel enerji koridorlarıdır. Geleneksel olarak Körfez petrolünün dünyaya açıldığı Hürmüz Boğazı’na mutlak bir alternatif olarak kurgulanan Hicaz Demiryolu projesi (Suudi Arabistan–Ürdün–Suriye–Türkiye güzergâhı), birilerinin en büyük kâbusudur ve Katar gazını Akdeniz’e ve Avrupa’ya ulaştıracak eski hatların da aynı jeopolitik çekiçle ezilmesi, mücadelenin rengini açıkça ortaya koymaktadır.
Bugün Türkiye, Ürdün ve Suudi Arabistan hattında yeniden canlandırılmak istenen bu stratejik ulaştırma koridoru, Hürmüz Boğazı’na olan bağımlılığı bitirecektir. Tahran ise tam da bu yüzden dünya ticaretini tıkama pahasına boğazlar üzerindeki kontrolünü silahlı bir baskı aracına dönüştürmekte, Umman yönetimiyle gerilimi tırmandırmaktadır.
Ancak denklem sadece Körfez’le sınırlı değildir:
Bab el-Mendeb Boğazı’nın Kapatılması: Küresel tedarik zincirini baltalarken doğrudan Mısır’ın Süveyş Kanalı gelirlerini, Pakistan’ın ekonomik güvenliğini ve Çin’in ticaret yollarını hedef almaktadır.
Genişleyen Cephe: Nitekim Pakistan’ın, İran’ın Suudi Arabistan’a yönelik olası bir saldırısında Riyad’ın yanında savaşa gireceğini deklare etmesi, krizin yalnızca Arap Yarımadası ile sınırlı kalmayıp Asya içlerine uzanan küresel bir bloka evrildiğini göstermektedir.
Orta Doğu’dan Kızıldeniz’e uzanan hat, bugün küresel güç mücadelesinin ve enerji koridorları savaşlarının en kırılgan dönemini yaşarken; Türkiye, bu karmaşık labirentte "ilkesel diplomasi ve aktif caydırıcılık" eksenli özgün bir duruş sergilemektedir. Ankara'nın bugünkü jeopolitik pozisyonu, hamasi söylemlerden uzak tarihsel hafızaya, sahadaki sert gerçeklere ve çok boyutlu bir stratejik akla dayanmaktadır.
Türkiye’nin bugünkü politikası, tek boyutlu kriz yönetimi yerine geniş perspektifli bir denge siyasetine dayanır:
Türkiye, nerede bir insanlık dramı veya zulüm varsa vicdanın sesini dinleyerek mazlumların yanında yer almaktadır. Ancak Gazze veya Yemen trajedilerinin arkasına saklanarak bölgesel tahakküm kurmaya çalışan vekâlet savaşçılarına asla prim vermemektedir. Hatırlarsanız . 2024 yılında Husilerin “Anadolu S” gibi Türk gemilerini hedef alan korsanlık hamleleri karşısında gösterilen kararlı diplomatik ve askeri tepki, bu tavizsiz duruşun en somut göstergesidir.
Ankara, Körfez ülkeleri, Ürdün ve diğer aktörler arasındaki gerilim hatlarında tansiyonu düşürmeye çalışan; fakat aynı zamanda ulusal çıkarlarından ve deniz güvenliğinden taviz vermeyen kurucu bir arabulucu rolü üstlenmektedir.
Küresel ticaretin can damarları olan Hürmüz ve Bab el-Mendeb boğazlarındaki krizler, Türkiye’nin alternatif koridor politikalarının ne kadar haklı olduğunu ortaya koymuştur.
Hicaz Demiryolu ve benzeri stratejik ulaştırma projelerinin yeniden canlandırılması tartışmalarında Türkiye, emperyal tekel kırılmalarını ve bölgesel entegrasyonu destekleyen kilit bir merkez konumundadır.. Medyadaki spekülatif iddiaların aksine, Ankara bölgesel krizlere soğukkanlı bir stratejik öngörüyle yaklaşmaktadır.
Tarihsel köklerinden aldığı sorumlulukla mazlumlara kucak açan, bölgesel krizlerde kukla hareketlerin maskesini düşüren ve küresel enerji hatlarının kapısında hakikati savunan Türkiye, sadece bugünün krizlerini yönetmekle kalmamakta; yarının ümmet hafızasını ve coğrafyanın kaderini şekillendirmektedir.