Biz, yıllardır zihinlere kazınan yalanları reddediyoruz.
“Batı medeniyettir.”
“Çağdaşlık Batı ile ölçülür.”
Hayır.
Bunlar hakikat değil; bunlar birer dayatmadır.
Aslında tarih bize batı medeniyetinin doğuştan üstün olmadığını ve dönüşerek varlığını sürdürdüğünü gösterir. .Bu cümleler bilinçli olarak üretilmiş zihinsel kalıplardır. . Çünkü bir milleti yenmenin en kolay yolu, onun zihnini teslim almaktır.
Batı’nın “medeniyet” diye sunduğu şeyin arka planına bakıldığında ise bambaşka bir tablo çıkar:
Sömürgecilik.
İşgal.
Kan.
Ve sistemli bir talan düzeni.
Bugün “medeniyetin zirvesi” olarak sunulan Batı’ya bakıldığında, onun geçmişinin de bu kadar kusursuz olmadığı açıkça görülür. 19. yüzyılın ortalarında, yani 1850’lerde, Belçika’da Afrika’dan getirilen insanların hayvanat bahçelerinde sergilendiği utanç verici sahneler yaşanmıştır. İnsanların sırf ten renkleri farklı diye “egzotik varlıklar” gibi kafeslere konulması, insan onurunun nasıl hiçe sayıldığını gösteren yakın bir tarihtir.
Daha da dikkat çekici olan ise gündelik yaşamın kendisidir. Orta Çağ Avrupa’sında hijyen koşulları son derece zayıftı; insanlar kötü kokuları bastırmak için yoğun parfümler kullanıyor, bunu gizlemek adına kat kat giyiniyordu.Hatta bügün Fransa’nın parfüm başarasının arkasında o dönemin pis bir kokusu ve tecrübesi vardır Buna karşılık temizlik kültürü ve hamam geleneği, Doğu’da özellikle Osmanlı’da sistemli bir yaşam biçimi haline gelmişti. Batı’nın bu alandaki dönüşümü de büyük ölçüde bu kültürle temas ettikten sonra hız kazanmıştır.
Bu örnekler, medeniyetin her zaman anlatıldığı gibi tek yönlü ilerlemediğini gösterir.
Batı’nın bugün ulaştığı seviyeyi inkâr etmek mümkün değildir. Bilimde, teknolojide ve kurumsal yapılarda ciddi bir ilerleme kaydetmiştir. Bu noktada dikkat edilmesi gereken, gelişme ile değer arasındaki farktır. Çünkü teknik ilerleme, ahlaki derinlik olmadan tek başına bir medeniyet inşa edemez.Batı’nın yükselişi de çoğu zaman tamamen kendi iç dinamiklerinin ürünü gibi anlatılır. Dünya haritasına bakıldığında Batı’nın zenginliğiyle Doğu’nun yoksulluğu arasındaki farkın sebebi “medeniyet farkı” değildir. Bu farkın adı sömürüdür.
Yer altı kaynaklarını al, insanını köleleştir, kültürünü yok et…
Sonra dön ve “biz geliştik, siz geri kaldınız” de.
Bu bir başarı hikayesi değil; organize bir yağmadır.
İslam coğrafyası da bu sistemin hedefi olmuştur. Bugün bazıları hâlâ Batı’yı tartışılmaz bir otorite gibi görüyorsa, bu işgalin sadece toprakta değil zihinde de gerçekleştiğini gösterir.
Oysa Türk medeniyeti, Batı’nın yaptığı gibi sömürerek değil; adaletle büyümüştür. Osmanlı, girdiği toprakları talan etmemiş; düzen kurmuştur. Farklı dinleri yok etmemiş; korumuştur. Bu yüzden asırlarca ayakta kalmıştır.
Bir zamanlar ilmin merkezi Doğu’ydu. Endülüs’te, Bağdat’ta, Semerkant’ta kurulan ilim halkaları, yalnızca bir coğrafyaya değil, tüm insanlığa ışık olmuştur. Kütüphaneler dolup taşmış, bilim insanları gece gündüz çalışmış, bilgi birikimi sistemli bir şekilde üretilmiş ve aktarılmıştır. Avrupa’dan gelen öğrenciler bu merkezlerde eğitim almış, öğrendiklerini kendi ülkelerine taşımıştır.
Bugün Batı’nın övündüğü birçok bilimsel gelişmenin temelleri, o dönemde Doğu’da atılmıştır. Yani Batı’nın yükselişi, boşlukta gerçekleşmiş bir mucize değil; büyük ölçüde Doğu’nun, özellikle de İslam medeniyetinin mirası üzerine inşa edilmiş bir süreçtir.
Ancak zamanla bu ortak mirasın önemli bir kısmı gölgelenmiş, hatta unutturulmuştur. Yerine yeni bir anlatı inşa edilmiştir:
“Doğu cahildir, Batı medenidir.”
Bu ifade, algının ürünüdür.Bir diğer söylem ise “Coğrafya kaderdir” söylemi de bu yönlendirmelerin bir parçası olarak sıkça tekrar edilir Coğrafya, şartları etkiler ama kaderi belirlemez. Aynı topraklarda farklı dönemlerde yükselen ve çöken medeniyetler, asıl belirleyici unsurun insanın kurduğu sistem, verdiği değerler ve ortaya koyduğu üretim olduğunu açıkça gösterir. Eğitim, adalet, liyakat, bilim üretimi ve ahlaki duruş… Bunlar güçlü değilse, en büyük miras bile zamanla etkisini kaybeder.
İslam coğrafyası, Kur’an ile şereflenmiş bir coğrafyadır. Bu, büyük bir potansiyel ve aynı zamanda büyük bir sorumluluk demektir. Çünkü Kur’an okumayı, düşünmeyi, üretmeyi ve adil olmayı emreden bir rehberdir. Ve belki de meselenin en kritik noktası burada ortaya çıkar:
“Eğer bugün bir insan Müslüman kimliği altında medeniyetsizlik yapıyorsa, aslında nefsinin medeniyetini yaşatıyordur.”
Bu cümle, tartışmanın yönünü değiştirir. İslam ,bir isimden ibaret değildir; bir ahlak, bir adalet ve bir yaşam biçimidir. Bugün yapılması gereken, o ruhu yeniden diriltmektir. Kur’an’ın emri olan “Oku”, hâlâ geçerlidir. Okumak, anlamak, üretmek, adil olmak… Bunlar olmadan hiçbir toplum kalıcı bir medeniyet kuramaz. Asıl mesele şudur:
Hakikati yerli yerine koyabilmek.
Anlamak, sorgulamak ve yeniden inşa etmek.
Çünkü gerçek medeniyet; ne gökdelenlerde ne de teknolojide başlar.
Gerçek medeniyet, insanın kalbinde başlar.
Adalet yoksa…
Hakikat yoksa…En büyük şehirler bile sadece taş yığınından ibarettir.