Köşe Yazısı 20 Mayıs 2026 03:00

TÜRKİYE’DE DİNDARLIĞIN YENİ YÜZÜ!

Prof. Dr. Mehmet Çavaş
Yazar Prof. Dr. Mehmet Çavaş

Din, tarih boyunca toplumların kültürel yapısını şekillendiren en önemli unsurlardan biri olmuştur. Özellikle toplumsal dayanışma, ortak değerler etrafında birleşme ve toplumsal düzenin sağlanmasına ciddi katkılar sunmuştur. İnsanların temel ahlaki değerlere sahip olmasını sağlaması, aidiyet duygusunu güçlendirmesi ve sosyal birliktelik oluşturması ile din; sadece bireysel bir inanç sistemi olarak değil aynı zamanda güçlü bir toplumsal kurum olarak da kabul görmüştür.

Ancak kendini dindar ya da muhafazakâr olarak tanımlayan birçok toplumda, dini yaşamın sosyal hayata yeterince yansımaması, toplumsal dindarlığı tarih boyunca tartışmalı bir konu hâline getirmiştir. Din genellikle birleştirici ve düzen kurucu bir rol üstlenirken ancak siyasete ve ticarete alet edildiğinde, kişisel menfaat üretmenin aracı hâline dönüşmekte ve ayrıştırıcı bir etki oluşturmaktadır. Bu yüzden bugün de toplumsal dindarlığın sınırları, dinin kamusal alandaki rolü ve birey-toplum ilişkisine etkileri, farklı bakış açıları ile değerlendirilmeye ve tartışılmaya devam edilmektedir.

2024 yılında TGSS (Türkiye Genel Sosyal Saha Araştırması) tarafından 26 ilde yapılan "Verilerle Türkiye’de İnanç ve Dindarlık” araştırması sonuçları bir rapor olarak yayımlanmıştır. Toplumun manevi dünyasına dair çok kıymetli veriler içermektedir. Araştırma, Türkiye'de dinin sadece vicdanlara hapsolmuş bir mesele olmadığını, aksine toplumsal kimliğin ve gelecek tasavvurunun merkezinde durmaya devam ettiğini göstermektedir. Bununla birlikte elde edilen veriler, dindarlığın biçim değiştirdiğini de ortaya koymaktadır.

Raporun en dikkat çekici yanı, toplumsal inanç düzeyinde bir istikrarın olduğunu göstermesidir. Türkiye genelinde Allah’ın varlığına inananların oranı %94, kendini dindar olarak tanımlayanların oranı %67, günde beş vakit namaz kılanların oranı %40 ve oruç tutanların oranının %76 olması, modernleşmenin inançsızlığa yol açacağı yönündeki teorileri boşa çıkarmaktadır. Fakat yapılan ibadetlerin sosyal hayata yansıyarak ihlasa dönüşmesiyle ilgili veriler ne yazık ki aşağı yönlü bir eğilim göstermektedir.

Bu durum aslında bugün herkesin rahatsız olduğu ve eleştirdiği bir çıkmazdır. Çünkü Müslümanlık bir kimlik değil bir sorumluluk gerektirmektedir. Bu sorumluluğun yerine getirilmemesi dini anlayışta şeklin korunup ruhun kaybolmasına neden olmaktadır. Belki de bugün İslam dünyasının önemli problemlerinden biride budur. Araştırmaya göre; 18-24 yaş grubu üniversite öğrencileri arasında düzenli ibadet etme oranı, Türkiye ortalamasının altında olduğunu göstermektedir. Başta büyük şehirler olmak üzere şehirde yaşayanların geleneksel dindarlıktan ziyade, daha esnek ve bireyselleşmiş bir inanç biçimini benimsedikleri görülmektedir. Bununla birlikte toplumun bir kısmının dini, ritüeller üzerinden değil, kültürel bir aidiyet üzerinden tanımladığını göstermektedir.

Araştırmada en dikkat çekici hususlardan biri de dinî kurumlar ve temsilcilerine duyulan güven endeksidir. Rapor, dinin kendisine duyulan saygının yüksek fakat kurumsal temsiliyete duyulan güvenin düşük olduğunu göstermektedir. Örneğin katılımcıların %58’i Diyanet İşleri Başkanlığına, %40’ı cami imamlarına ve %70’i ise dini cemaat ve tarikatlara güvenmediğini belirtmektedir. Bu durum, dini kurumların toplumun geneline hitap etmediğini ve topluma güven verme noktasında ciddi bir temsiliyet problemi yaşadığını ortaya koymaktadır. Dolayısıyla toplum, dini yüce bir değer olarak kabul ederken, onun kurumsal sözcülerini rasyonel ve eleştirel bir süzgeçten geçirmektedir.

Raporda, toplumun siyasi ve hukuki tercihlerine dair veriler ise, genellikle kutuplaşma üzerinden okunan Türkiye portresine yeni bir boyut katmaktadır. Toplumun büyük bir kesimi laikliği ve din ile siyasetin kurumsal olarak ayrılmasını desteklemektedir. Bununla birlikte, katılımcılar hukuki ve ahlaki normların temel dayanağının dini referanslar olmasını istemektedir. Bu paradoks, aslında Türkiye’ye özgü bir sentezdir: Çünkü toplum, devletin seküler olmasını isterken, hukuk ve ahlaki değerlerin maneviyattan beslenmesini talep etmektedir.

Çok detaylı bir şekilde hazırlanmış raporda ortaya çıkan sonuç, Türkiye’de din, toplumsal hafızanın ve gelecek tasavvurunun en belirleyici unsuru olmaya devam etmektedir. Ancak yaşanılan dindarlığın tek tip ve homojen olmadığını da göstermektedir. Yeni nesiller, eğitimli insanlar ve kentlerde yaşayanlar, dini daha sorgulayıcı, daha bireysel ve kurumsal yapılardan bağımsız bir düzlemde yaşamaktadır. Eğer dinî kurumlar, toplumun beklentisi olan adalet, güven, ahlak gibi taleplerine cevap veremezler ise, o zaman inanç ile bu kurumlar arasındaki yapısal kopuş derinleşecektir. Bu nedenle Türkiye, geleneğin ruhunu muhafaza ederek modernitenin ortaya koyduğu soruları cevaplamalı ve imanı akıl, özgürlüğü sorumluluk, bilimi ahlak ile bütünleştirerek bu yolculuğuna devam etmelidir. Aksi takdirde ortaya çıkacak kopuş hiç de öngörülemeyen sonuçlara neden olacaktır…


Prof. Dr. Mehmet Çavaş

Prof. Dr. Mehmet Çavaş

Medyabir Ajans yazar kadrosunda gündeme dair değerlendirmeleri ve özgün bakış açısıyla okurlarıyla buluşuyor.

Yazarın tüm yazıları