DEMOKRASİDEN DİKTATÖRLÜĞE GİDEN YOL! | Ajans Arşivi
Prof. Dr. Mehmet Çavaş
Editoryal
7 Ocak 2026

DEMOKRASİDEN DİKTATÖRLÜĞE GİDEN YOL!

Yazar Prof. Dr. Mehmet Çavaş
Tüm Arşivi Gör

İnsanlık tarihi, sadece savaşların ve keşiflerin değil, aynı zamanda iktidarların nasıl ve kimde olması gerektiğine dair mücadelelerin de yaşandığı bir süreçtir. Ortaya çıkan düzen ihtiyacı, farklı yönetim biçimlerinin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Genellikle inançlar, gelenekler ve kutsal sayılan değerler, yönetimlerin meşruiyet kaynağı olmuş ve yönetimlerin şekillenmesinde belirleyici rol oynamıştır. Hal böyle olsa da her dönem iktidarların kaynağı ve sınırları tartışılan temel meselelerden biri olmuştur. Çünkü herhangi bir şekilde yönetimi ele geçiren siyasi erk iktidarlarını pekiştirmek için halkı adalet ile yönetmek yerine, halkı itaat etmeye zorlamıştır. Bu nedenle, ilkel kabile düzenlerinden kutsal değerlere dayalı yönetim biçimlerine, monarşiden seçim temelli demokratik sistemlere kadarki tarihsel süreç, yönetimlerin otoriterliğinden dolayı halkın menfaatlerinin ikinci plana atıldığını göstermektedir. Bu yüzden kurulan her sistem hem yönetim anlayışındaki değişkenlikler hem de ortaya çıkan kötü yönetimden dolayı kırılgan olmuştur. Bu kırılganlık bugün de devam etmektedir.

Örneğin ilkel dönemde ortaya çıkan kabile yönetimleri örf, adet, gelenek ve göreneklere göre şekillenmiştir. Bu dönemi, din adamlarının ya da tanrının yeryüzündeki temsilcisi ve gölgesi kabul edilen liderlerin yönetimde söz sahibi olduğu teokratik yönetimler izlemiştir. Daha sonra yönetimin tek bir kişide toplandığı monarşik yönetim anlayışı ortaya çıkmıştır. Yönetimin soylu ve ayrıcalıklı bir sınıfın eline geçmesi ile birlikte aristokratik yönetim biçimleri benimsenmiştir. 20. yüzyılın başlarından itibaren ise birçok ülkede halkın yönetime doğrudan ya da temsilcileri aracılığıyla katıldığı sözde demokratik yönetimlere geçilmiştir. Fakat çoğu zaman demokrasi ya askeri darbeler ile ya da sandık ile başlayan ve sandık ile meşrulaştırılan diktatörlüğe dönüştürülmüştür. Özellikle sandık ile meşrulaştırılan otoriter rejimleri modern siyaset bilimi “yumuşak geçiş” veya “demokrasilerin ölümü” olarak değerlendirmektedir. Bu ölüm, askeri müdahaleler ile değil, halka sunulan vaatler ve reform söylemlerinin halk nezdinde kabul görmesi ve halkın desteği ile gerçekleşmektedir.

Çünkü ekonomik krizler, güvenlik kaygıları, yolsuzluk algısı ya da siyasal tıkanmışlık dönemlerinde toplumlar genellikle “güçlü lider” arayışına girmektedir. Tamda bu dönemlerde toplumun bu arayışını fırsata dönüştüren popülist liderler ortaya çıkmakta ve toplumun karmaşık sorunlarına basit çözümler sunarak halkı ikna ederek iktidara gelmektedir. Hızlı kalkınma, milli iradenin önündeki engellerin kaldırılması, elitlerle mücadele, devletin yeniden yapılandırılması gibi birçok vaat seçim meydanlarında sıralanırken ne yazık ki halkın büyük bir kesimi bunlara inanmakta ve destek vermektedir. Böylece boş vaatler ile ikna edilen halkın desteği alınmış ve iktidar ele geçirilerek birinci aşama tamamlanmıştır.

Şimdi sıra ikinci aşamaya gelmiştir. İkinci aşamada yapılan ise yönetim anlayışındaki dönüşümdür. Bu şekilde seçim ile iş başına gelen ve elde edilen başarının oluşturduğu güç zehirlenmesiyle birlikte liderin etrafını saran menfaat gruplarının da gazı ile lider, kendisini sadece bir hükümet başkanı olarak değil, aynı zamanda “milletin gerçek temsilcisi” olarak görmeye başlamaktadır. Bu noktadan sonra siyasal çoğulculuk yerini, siyasal sadakate bırakmakta, muhalefet artık bir alternatif değil, “ülkenin gelişimini engelleyen bir tehdit” olarak sunulmaya başlanmaktadır. Her geçen gün siyasal dil sertleşmekte, uzlaşı kültürü zayıflamakta, eleştiri ihanet olarak kabul edilmektedir. Freedom House ve V-Dem (Varieties of Democracy) endeksleri, otoriterleşme sürecine giren ülkelerde ilk bozulmanın ifade özgürlüğü ile birlikte muhalefetin meşruiyetinde yaşanan sıkıntılar olduğunu göstermektedir.

Üçüncü ve en kritik aşama ise kurumların ele geçirilmesidir. Demokratik sistemler kişilerden değil, kurumsal yapı ve kurumsal kültürden gücünü almaktadır. Fakat bu durum otoriterleşmenin önünde önemli bir engel olarak görülmektedir. Bu yüzden iktidar doğrudan anayasayı askıya almak yerine, kurumları içeriden dönüştürmeyi tercih etmektedir. Yargı bağımsızlığını zayıflatmak için yapılan atamalarda liyakat değil sadakat dikkate alınmakta ve işler sadıklar üzerinden yürütülmektedir. Medya, ekonomik baskılar, lisans düzenlemeleri, kamu ilanları gibi farklı yollardan oluşturulan baskılar ile kontrol altına alınmaktadır. Akademi ve sivil toplum örgütleri “ideolojik aykırılık” gerekçesiyle hedef haline getirilmekte veya tamamen ele geçirilmektedir.

Bu süreçte seçimler devam etse bile ancak gerçek bir iktidar değişimi ihtimalini sunmamaktadır. Ele geçirilen medya gücü, kamu kaynaklarının iktidar lehine kullanılması, muhalefetin kriminalize edilmesi gibi faktörler rekabeti ya zorlaştırmakta ya da tamamen ortadan kaldırmaktadır. Siyaset bilimi bu durumu “rekabetçi otoriterlik” olarak tanımlamaktadır ki bu uygulama sandığın olduğunu fakat demokrasinin olmadığını ortaya koymaktadır. Bu şekilde oluşturulan modern otoriter rejim baskı ile değil, toplumsal rızadan meşruiyetini almaktadır. Bu rıza, korku ve bağımlılık üzerinden oluşturulmaktadır. Özellikle yapılan sosyal yardımlar, kamuda istihdam edilen insanlar, kimlik siyaseti, kriz söylemleri gibi birçok unsur üzerinden toplum çok kolay bir şekilde yönetilebilir hale getirilmektedir.

Böylece menfaat ilişkisi, sosyal yardım ağları, verilen destekler gibi unsurlar otoriter rejimin gücünü zorbalıktan değil, bu sistemden beslenen insanların kaybetme korkusunun oluşturduğu sıradanlaşmış itaatten almasını ve iktidarını devam ettirmesini sağlamaktadır. Bu yüzden demokrasiden diktatörlüğe giden yol, geri dönüşü zor ama başlangıçta fark edilmesi mümkün olmayan bir yoldur. Atılan her adım “geçici”, “zorunlu” ya da “milli çıkar” gerekçesiyle meşrulaştırılmaktadır. Fakat yapılan bilimsel araştırmalardan elde edilen verilerin ortaya koyduğu gerçek, kurumların zayıflatıldığı, eleştirinin bastırıldığı ve gücün tek merkezde toplandığı hiçbir sistemin uzun vadede refah üretemediğidir. Tam aksine her geçen gün ortaya çıkan sosyal bozulmaların halkı yoksulluğa mahkûm ettiğini göstermektedir.

Sonuç olarak, demokrasiden diktatörlüğe giden yol ani kopuşlar ile değil, sessiz kabuller ile alışkanlık hâline gelen itaat ve geçici olduğu söylenen uygulamalar ile örülmektedir. Bu süreçte özgürlükler bir anda yok olmamakta, adım adım daraltılmakta, normalleştirilmekte ve sonunda sorgulanamaz hâle getirilmektedir. Dolayısıyla otoriterleşme, tanklar ile değil, söylemler, vaatler üzerinden oluşturulan umut ve rıza ile ilerlemektedir. Ne yazık ki bu durum toplumun desteği ile toplumun geleceğini yok etmektedir. Bu nedenle demokrasiyi ve demokratik hakları korumak, sadece sandığa gitmek değil, aynı zamanda hukukun üstünlüğünü, kurumsal bağımsızlığı, adaletli yönetimi ve çoğulculuğu savunmayı gerektirmektedir. Aksi takdirde toplum, farkına varmadan kazanımlarını kaybetmekte ve kurulan sömürü düzeninin baş aktörü olarak geleceğini yok etmektedir…

Prof. Dr. Mehmet Çavaş

Toplumsal analizleri ve özgün bakış açısıyla ajansımızın vizyoner kalemlerinden biri.

Tüm Makaleleri Görüntüle