Özlem Tunç
Editoryal
11 Nisan 2026

KAYIP KUŞAK MIYIZ, YOKSA GEÇİŞ KUŞAĞI MI?

Yazar Özlem Tunç
Tüm Arşivi Gör

Hayatın doğru yerinden kaçımız bakabiliyoruz?

Neresi gerçek, neresi hayal?

Hangi pencere gerçekten doğru yöne açılıyor?

Bir de asıl soru şu: Biz “doğru” dediğimiz şeyin peşinden mi gidiyoruz, yoksa bize doğru diye öğretilenin mi?

70’lerde, 80’lerde doğanlar biraz tuhaf bir eşiğin çocukları oldu.

Biz hem beklemeyi bilen son kuşaktık hem de yetişmeye çalışan ilk kuşak.

Bir yanda sokakta büyüyen, sesi duyar duymaz eve koşan, tuşlu telefonda “alo” demenin bile ayrı bir sıcaklığına inanan tarafımız vardı. Öte yanda kendimizi bir anda sonsuz ekranların, bitmeyen bildirimlerin, hızla akan görüntülerin, algoritmaların içine düşmüş bulduk.

Bizim kuşak, mektubun da ne olduğunu bilir, çevrim içi olmanın yükünü de. Belki mesele tam da burada.

Biz tek dünyalı doğduk, iki dünyalı yaşamak zorunda kaldık.

Bugün Türkiye’de internet kullanımı artık hayatın neredeyse ana omurgası haline gelmiş durumda. TÜİK verilerine göre 16-74 yaş grubunda internet kullanım oranı 2025’te yüzde 90,9’a çıktı.

DataReportal’a göre de 2025 başında Türkiye’de 18 yaş üstü nüfusun yüzde 85,5’i sosyal medya kullanıyordu.

Yani dijital artık dışarıdaki bir alan değil; hayatın bizzat içi.

Ama rakamlar yükselirken, insanın iç sesi aynı hızla netleşmiyor. Tam tersine, seçenekler arttıkça yön duygusu bulanıklaşıyor.

Eskiden insan kaybolduğunu daha geç anlardı!

Şimdi her şeyi önünde gördüğü halde neden kaybolduğunu çözemiyor.

Bizim kuşak neden bu kadar “kendini arıyor” gibi görünüyor?

Çünkü biz hazır kimliklerle büyümedik.

Bize sürekli KENDİN OL denmedi, daha çok ADAM/KADIN OL,

İŞİNİ YAP, AYIP OLMASIN, İDARE ET dendi.

Sonra bir sabah dünya değişti.

Bir baktık ki mesele sadece geçinmek değil, kendini tanımak, duygunu düzenlemek, sınır koymak,

anlam aramak, zihnini korumak, hatta bazen yeniden doğmak olmuş.

Doğrusu biraz geç fark ettik. Ama geç fark etmek, hiç fark etmemekten iyidir. Hayat bazen son dersi biraz geç açıyor; öğretmenlik huyu işte.

Burada genç kuşaklara bakıp “onlarda böyle bir arayış yok” demek de tam doğru değil.

Onlar da arıyor; ama başka bir dilde arıyorlar.

Biz kitapla, sohbetle, uzun düşünmeyle, bazen gece yarısı iç dökmeyle aradık.

Onlar kısa videolarla, içerik akışlarıyla, çevrim içi topluluklarla, bazen de sessizce ekranın arkasında arıyor.

Üstelik veriler gençlerin ruhsal meselelerden uzak olmadığını gösteriyor. McKinsey’nin 2025 araştırması, Y ve Z kuşağında “wellness”ın artık arada bir yapılan bir şey değil, günlük ve kişiselleştirilmiş bir pratik haline geldiğini söylüyor. Walton Family Foundation ve Gallup’un 2024 Gen Z araştırması ise gençlerin iyi oluş ve ruh sağlığı konusunda zorlandığını, gelecek konusunda umutlu olsalar bile kendilerini yeterince hazır hissetmediklerini ortaya koyuyor.

Yani gençler ilgisiz değil, yalnızca dertlerini başka araçlarla taşıyorlar.

Aslında asıl fark, arayışın kendisinde değil, arayışın temposunda.

Bizim kuşak durup düşünmeye biraz daha mecburdu. Şimdiki kuşak ise düşünmeden önce akışa maruz kalıyor. Biz boşlukla yüzleşirdik. Onlar boşluk hissetmesin diye sürekli içerikle dolduruluyor.

Bu yüzden 35-40 yaş üstünde psikolojiye, kişisel gelişime, içgörü arayışına daha görünür bir ilgi olması şaşırtıcı değil. Çünkü yaş ilerledikçe insan sosyal medyayı sadece oyalanmak için değil, bilgi ve yön bulmak için de kullanıyor.

DataReportal’ın 2025 verilerine göre sosyal medyaya haber ve bilgi için yönelme yaşla artıyor: 16-24 yaş grubunda bu oran yüzde 29,1 iken, 55-64 yaş grubunda yüzde 40,6’ya çıkıyor. Aynı araştırma, sosyal medyanın iş amaçlı kullanımında da en yüksek grubun en gençler değil, 35-44 yaş aralığı olduğunu söylüyor. Yani dijitali araştırma, takip etme, işe ve hayata uyarlama refleksi büyük ölçüde geçiş kuşaklarında yoğunlaşıyor.

Belki de bizim kuşağın asıl yorgunluğu buradan geliyor.

Biz sadece hayatı yaşamadık; hayatın sürümlerini de yaşadık.

Analogdan dijitale, mahalleden platforma, yüz yüze ilişkiden çevrim içi görünürlüğe, sabırdan hıza, mahremiyetten teşhire geçtik.

İnsan bu kadar çok çağ değişimini tek ömre sığdırınca, elbette ara ara dönüp aynaya bakıyor ve şunu soruyor. BEN KİM OLDUM?

Bu soru bir zayıflık değil.

Bu soru, insanın hâlâ tamamen taşlaşmadığını gösterir.

O yüzden belki de KAYIP KUŞAK değiliz.

Belki biz, köprü kuşağıyız.

Bir eli geçmişin omzunda, bir eli geleceğin kapısında kalanlar.

Ne tam eski yerde durabiliyoruz ne de yeninin içine bütünüyle siniyoruz.

Biraz ondan hüzünlüyüz. Biraz ondan deriniz. Biraz ondan hâlâ kendimizi arıyoruz.

Ama belki kendini aramak da sanıldığı kadar kötü bir şey değildir.

Çünkü kendini hiç aramayan insan, çoğu zaman kendini çoktan kaybettiğini fark etmeyen insandır.

Bugünün gürültüsünde herkes bir şey gösteriyor; ama herkes gerçekten yaşamıyor.

Biz hâlâ gösterilenle gerçeğin aynı şey olmadığını sezebiliyoruz.

Doğru pencere belki de tek bir yerde değildir.

Bazen doğru pencere, çocukluğun sesini unutmamaktır.

Bazen dijitali kullanıp ona teslim olmamaktır.

Bazen herkes hızla konuşurken biraz susup içeri bakmaktır.

Bazen de o çok eski, çok sade soruyu yeniden sormaktır

BEN GERÇEKTEN NEYİN PEŞİNDEYİM?

Bizim kuşak biraz geç çıktı bu yolculuğa belki. Ama en azından hâlâ yoldayız.

Ve bazı yollar vardır; geç kalınmaz.

Sadece sonunda insan biraz daha kendisi olur.

AŞK’la

Özlem Tunç

Toplumsal analizleri ve özgün bakış açısıyla ajansımızın vizyoner kalemlerinden biri.

Tüm Makaleleri Görüntüle