Köşe yazısı yazmak bazen boş bir sayfaya bakıp "her şey söylendi, ben ne ekleyebilirim?" hissetmektir. Aslında en iyi yazılar, herkesin gördüğü bir şeye farklı bir açıdan bakınca ortaya çıkar. Bazen satırlar değil de sayfalar çıkar dakikalar içinde, bazen de bomboş sayfaya saatlerce bakmaktır.
Bu işin de bir ilhamı var kesin, lakin bu ilham beklenemiyor
Şair ilham gelince yazar, köşe yazarı ise belli periyodlarla yazmalıdır.
Eee şimdi ben neyi ele alayım? Asgari ücret mi, emekli maaş zammını mı?
Şu an en yoğun gündem ülkemde ekonomi!
Ben ekonomist değilim, kendi ekonomimi düzenleyememişken öyle buralarda ahkam kesemem. Ama bu konunun doğurduğu bir sonuç var ki; o da rakamların değil, insanın hikayesi. Benim asıl derdim, o hesap tablolarının arasında sıkışıp kalan insan ruhunun son durumu.
Bugünlerde sokağa çıktığınızda, toplu taşımada ya da bir eş dost meclisinde kulak kabarttığınız ilk şey, insanların birbirine çarpan kaygılı sesleri oluyor. Enflasyon dediğimiz şey sadece vitrinlerdeki etiketlerin her sabah bir öncekini utandırması değil; o etiketler yükseldikçe, toplumun huzuru, tahammülü ve en acısı da hayalleri aşağı çekiliyor.
Eskiden "ekonomi" dendiğinde akla fabrikalar, üretim bantları, borsa grafikleri gelirdi. Şimdilerde ise ekonomi; mutfaktaki tencerenin içinden, çocuğunun okul çantasına, akşam başını koyduğun yastıktaki uykuna kadar sızmış durumda.
Bir toplumun ruh hali, o toplumun cüzdanındaki banknotların alım gücüyle doğru orantılıdır. Cebindeki paranın yarın ne kadar edeceğini bilmeyen bir insan, sadece parasını değil, "yarın" fikrini de kaybeder. Plan yapamaz hale geliriz. Eskiden kurulan "beş yıl sonra şu evi alırım, on yıl sonra emekli olunca şuraya yerleşirim" ile başlayan o uzun vadeli, umut dolu cümlelerin yerini; "haftaya ne olur?", "bu ay faturayı nasıl denkleştiririm?" endişesi aldı. Vizyonumuz daraldı, ufkumuz ay sonuna kadar çekildi. Üstüne bir çok evine giden o icra kağıtları.
Bu belirsizlik hali, bizi sadece yoksullaştırmıyor; aynı zamanda sosyal dokumuzu, birbirimize olan bakışımızı da törpülüyor.
Bakın trafikteki o anlamsız öfke patlamalarına, market kuyruğundaki sabırsız bakışlara, dost meclislerindeki o gergin sessizliklere...
Hepsinin altında yatan ortak bir duygu var: Yetişememe korkusu. Bir şeylere geç kalmışlık, bir şeyleri kaçırmışlık ve hep bir adım geride kalmışlık hissi, insanı en yakınındakine bile tahammül edemez hale getiriyor.
Nezaket, karnı tok ve zihni berrak insanın lüksü haline gelmeye başladı.
Mesele sadece bir zam meselesi de değil. Mesele, ay sonunu getirirken kendi karakterimizden, neşemizden ve insanlığımızdan neler feda ettiğimiz meselesidir. Çünkü cüzdandaki hesap bir şekilde elbet dengelenir; bugün eksik olan yarın tamamlanır, rakamlar bir noktada yerini bulur. Ancak bir neslin hayallerinde açılan o 'gelecek kaygısı' deliğini kapatmak için herhangi bir matematik formülü henüz icat edilmedi.
Bir gencin "gitmekten başka çarem yok" dediği noktada başlayan o ruhsal çöküşü, hangi faiz kararıyla durdurabilirsiniz?
Günün sonunda hepimiz aynı şeyi fark ediyoruz!!!!
Asıl ağır olan yük cebimizdeki o cılızlaşmış cüzdanlar değil, zihnimizin içinde gece gündüz çalışan o bitmek bilmeyen hesap makinelerinin yüküdür. Çünkü asıl mesele, geminin su alması değil; o suyu boşaltmaya çalışırken rotayı unutmuş olmamızdır.
Hepimiz elimizde küçük birer tasla, teknemize dolan o ekonomik dalgaları dışarı atmaya çalışıyoruz.
Öyle bir yorgunluk ki bu ne rüzgarın güzelliğini fark edebiliyoruz ne de ufuktaki güneşi. Gözümüz sadece teknenin dibinde biriken o suda...
Sonuçta bir şekilde kıyıya varırız, fırtına elbet diner. Ama asıl soru şu: Karaya ayak bastığımızda, geride bıraktığımız o fırtınadan geriye, rüzgara anlatacak bir hikayemiz kalacak mı? Yoksa sadece elinde boş bir tasla, rotasını kaybetmiş yorgun birer denizci olarak mı kalacağız?
Biz bugün sadece geçinmeye çalışmıyoruz.
Biz bugün, rakamların arasında kendi insanlığımızı kaybetmemek için direniyoruz.
Eğer zihnimizi sadece kontrol edemediğimiz büyük ekonomik kararlara ve küresel belirsizliklere hapsedersek, bu kaygı bizi yutacaktır.
Ruhsal enflasyonla başa çıkmanın yolu, "kontrol odağımızı" geri almaktır. Yani genel tabloyu değiştiremesek de akşam içtiğimiz çayın huzurunu, evimizdeki bir gülümsemeyi veya bir dostla yapılan samimi bir sohbetin o bedelsiz şifasını koruma altına almalıyız. Geleceğin belirsizliğine karşı verilecek en büyük psikolojik cevap, "bugünün" içindeki küçük ve masrafsız mutluluk alanlarını terk etmemektir. Çünkü biz ruhumuzu sadece parayla değil, anlamla doyururuz.
AŞK’LA
Özlem Tunç
Toplumsal analizleri ve özgün bakış açısıyla ajansımızın vizyoner kalemlerinden biri.
Tüm Makaleleri Görüntüle