"Bir saattir telefonun kapalı, bir şey mi oldu?"
Bu soru artık masum bir merak ifadesi değil, modern zamanın panik atağının dışavurumu. Eğer dijital çağda kendi rızanızla sessizliğe gömülmeye kalkarsanız, sanki yaşam fonksiyonlarınızı durdurmuşsunuz gibi bir "ölüm fermanı" tebliğ ediliyor size.
Oysa ben sadece nefes almak, sadece kendimle kalmak istemiştim.
Son iki yılımı, sosyal hayatın yorucu koşturmacasını ve iş trafiğini durdurarak, bir nevi
Ruhsal Restorasyon sürecine ayırdım. Fiziksel dünyadan elimi eteğimi çekerken fark ettim ki; dijital dünyanın kapıları hiçbir zaman kapanmıyor. Sosyal izolasyon hayaliyle çıktığım yolda, kendimi ekranların içindeki o uğultulu, şekilsiz ve bitmek bilmeyen bir kalabalığın tam ortasında buldum.
Destursuzca İçeri Girmek...
Tabii ki sözüm kalbimin en iç halkasındakilere değil, onların o içten kaygısı, kapımı tıklatan o sıcak "İyi misin?" sorusu benim için can suyu.
Ancak asıl mesele, geri kalan herkesin hayatımızın her saniyesine sınırsız bir erişim hakkı varmış gibi davranması.
Birine "Müsait misin?" diye sormadan o "destursuz" bildirimleri art arda sıralamak, peşinden cevap beklemeden ses kayıtları göndermek ne ara bu kadar normalleşti?
Telefonun ekranına düşen her mesaj, aslında evimizin kapısının sormadan, çalmadan, paldır küldür açılması gibi...
Döneceğim elbet...
Dünya, ben o mesaja on saniye içinde cevap vermedim diye ekseninden çıkmayacak.
Sabır dediğimiz o asil kavramı, çevrimiçi ışığının altında kurban ettik.
Telefonu elimize aldığımız an, sanki tüm dünyaya "Beni her an işgal edebilirsiniz" tapusunu vermişiz gibi davranılması ne kadar yorucu.
Bir saat telefonu kapatmak, modern dünyada sanki bir firar eylemi.
Oysa sadece "yok olmak" istedim. Ekranın yapay ışığında değil, kendi hayatımın doğal ışığında durmak istedim.
Nereye Gitti o Beklemenin Asaleti?
Mektupların günlerce yol gözlendiği, sabit telefonun başında o sesin duyulacağı anın kutsallığını yaşadığımız o dönemler, şimdilerde sanki dumanla haberleşilen tarih öncesi bir çağ gibi anlatılıyor.
Oysa o bekleme süresinde ÖZLEM vardı, KIYMET vardı.
Şimdiyse her şey o kadar anlık ki, hiçbir şeyin tadı damağımızda kalmıyor.
Mesaj trafiği, mail bombardımanı derken, telefon elimize yapışık bir protez organa dönüştü.
Mesaj balonlarının içinde birbirimize emoji gönderirken, gerçek bir sarılmanın sıcaklığını unutur olduk. Ekrandaki piksellere bakarken, birinin gözlerinin içine bakmanın o derin şifasını ıskalıyoruz. Uzun telefon konuşmalarından kaçarken aslında o cihazın metalik soğukluğundan kaçıyorum. Beni arayıp saatlerce o ruhsuz teknolojiyle yormak yerine, gel bir kahve içelim. Gel, o telefonu masanın en uzak köşesine bırakalım. Dokunabildiğimiz, kokusunu duyabildiğimiz, gözündeki feri görebildiğimiz o iNSAN anlarına geri dönelim.
Biraz Yavaşlasak mı?
Ben o eski usul samimiyeti, planlanmış ama sahici buluşmaları özlüyorum.
Dijital bir kalabalığın içinde anonimleşip yalnızlaşmaktansa, kendi seçtiğim o duru yalnızlığın içinde "insan" kalmayı tercih ediyorum.
Bu iki yıllık inzivam bana şunu öğretti
En büyük kalabalık ekranın içinde, en büyük ıssızlık ise o ekrana bakarken ruhumuzda.
Gel, biraz yavaşlayalım. Çünkü biliyorum ki bazen bağlantıyı kesmek, hayata yeniden temas etmenin tek yoludur.
Çok yoğunum ama aslında kendi dijital yalnızlığımda kaybolmuş bir meşguliyetin içindeyim.
AŞK’la...
Özlem Tunç
Toplumsal analizleri ve özgün bakış açısıyla ajansımızın vizyoner kalemlerinden biri.
Tüm Makaleleri Görüntüle