İnsan, her zaman için hayatta olduğu müddetçe “daha iyisine” sahip olmak ister. Yaşamını anlamlı kılmak için çalışır, çabalar ve elinden geleni yapmaya meyleder.
Yurdum vatandaşları da böyle bir amaç içinde… 2026 yılında bir parça “rahatlamayı” ve “insan yerine” konmayı beklemekte. Bazen düşünüyorum… Pekâlâ iyimser olmak, umutvâr olmak güzel insanî hasletler. Ama, sadece safiyanece iyimser olmak ve umutvâr olmak, beklentilerin yeşermesine kâfi mi?
2025 yılında, hepimiz, bir hengâme içinde bir o yana bir bu yana savrulduk. Kâh yoksulluk kâh beklenmeyen haberlerle yıkılmalar ve yer yer yaşamdan ümidini kesmeler.
Tamam, kabul, eğer yeni bir yıla geçtiysek ve “beyaz bir sayfa” açtıysak, neden televizyon ekranlarında ve gazete sayfalarında gördüklerimiz ve okuduklarımız aynıyla tıpkı baskı? Vatandaşlar olarak bizleri yaşama daha sımsıkı bağlayacak nedenleri birazda siyasetçiler ve onların etkin olduğu devlet mekanizmaları ortaya çıkarır.
Televizyonda gördüklerimiz her nedense hiç değişmiyor. Yine fakirlik, yine sefalet, yine insanların yüzünden düşen “bin parça” durumlar… Yaşlıların, emeklilerin, 2026 Türkiye’sinde tek gayelerinin geçinmek olduğu…
Gazete sayfaları da hiç değişmiyor…
Cinayet… Katliam gibi trafik kazaları… Kadın cinayetleri… Başkasının yaşam hakkına saygı duymamak… İnsanların insanî özelliklerinden gün geçtikçe uzaklaşmaları… Tartışmalar… Tolerans eksikliği… Tahammülsüzlük… Daha ne yazalım? Esasında arşivimi karıştırıp tarasam, kim bilir kaç tane aynı tonda ve benzer temalı yazılar yazmışımdır! Hatta anlı şanlı gazetelerin köşeyazarlarının yazılarına bakılsa aynı duruma şahitlik edilebilinir. Tabii ki dilemek ve inanmak, insanı diri tutan ve hayata kenetlenmesini sağlayan kaldıraç gücüdür.
Sadece, bir davaya inanarak da yaşam geçmiyor. İnsanlar zaten artık entelektüel gereksinimlerimden, “kendini gerçekleştirme” faaliyetlerinden mecburen vazgeçmek durumunda kaldılar. Özellikle genç kuşağın içine saplandığı “umutsuzluk bataklığı” gerçekten de çok üzücü.
* * *
Değerli okuyucular…
Işıltılı sokak lambalarına ve renkli camekânlara bakarak ve hatta bunları hayranlıkla izleyerek…
Umutlar yeşertilemiyor.
Gazetelerde, gençlerin, genç insanların feryatları yükselmekte. Üniversiteyi bitiren gençler, evde “ev genci” yakıştırmasıyla pineklemekteler. Gerçekçi olmak lâzım. Bazen sosyal medyada veya farklı mecralarda, gençleri, genç insanları yüreklendiren, cesaretlendiren, onlara hedef tayin etmeye çabalayan yazı-tavsiyelere denk geliyorum. Bakıyorsunuz bu şahsiyetler; bazen bazen kendinden menkul “yaşam koçu” oluyor, bazen bazen “mentör” oluyor ama, bazen gerçekten de yıllarını bir bilime veyahut işkolunda uzmanlaşmaya adamış değerli kişilerin kıymetli yorumlarına da denk geliyorum.
“Kendi işinizin patronu olun!”
“Bordrolu çalışmak zorunda değilsin.”
“Hemen şimdi harekete geç…”
Gerçekten de çok cafcaflı cümleler… Sanki birden insanı “ateşleyecek” yüreklendirici mottolar.
Ama burasının Türkiye olduğunu unutuyoruz. Burada bir şey yapmak isteyen bir “birey” “diğerleri” tarafından derhal aşağıya çekilir. Bir kişinin bir yere gelmesi, bir yerlerde kök salması, başarılı olması, Türkiye ekseninde eğer “olması gereken desteklenme” tesis edilmemişse çok zordur.
Hakikat çerçevesinden bakmak durumundayız… Yoksulluk ve mahrumiyet KADER değildir…
Bu ülkede “kadın cinayetleri” KADER değildir.
Bu ülkede “iş cinayetleri” sonrasında, yani olması gereken ve yeterli tedbirlerin alınmamasından, ölmek KADER değildir.
Çocukların eğitim yuvalarında olması gerekirken, “hayat koşullarının” dayatması neticesinde sanayide çalıştırılması KADER değildir. Çocuk işçiliği ve çocuk ölümleri de KADER değildir.
Bu ülkede trafik kazalarında, katliam gibi vakalar sonucunda yaşamdan kopuk gitmek de KADER değildir.
Kâh art niyetle, bilinçsizlikle, vurdumduymazlıkla, cehaletle, kâh görmezden gelmekle, böyle gelmiş böyle gider zihniyetine göz yummakla İLİNTİLİDİR.
* * *
Yılın sonlarına doğru ve ilk günlerinde, hükümetin ilgili bakanları Türkiye’deki olumlu gelişmelere yönelik tabloyu kamuoyunun önüne sermekte. İşte ekonomik olarak çok iyi durumda olduğumuz, makroekonomik göstergelerin beklendiği gibi olduğu seslendirilmekte. Burayı, resmi rakamlarla doldurmanın bir anlamı yok. Rakamlara boğulmanın da bir anlamı yok. Mesela “yoksulluk” düşüyormuş TUİK’in rakamlarına göre… Artık ne kadar inandırıcı bulursanız!
Şunca satırlardır yazdığım hâlde gelmek istediğim husus…
İnsanların yeni bir yıldan beklentilerinin olabilmesi için, her şeyden önce siyasal iradenin “beklentileri karşılama” eğiliminin olması gerekir. Bugün, bütçe rakamlarına baktığınız zaman, devletin gelir hanesinin “vergi gelirleriyle” büyüdüğü ama kepçe ile alan devletin yurttaşlarına vermeye geldiğinde “kaşıkla” verdiğini okuduğumuz analiz yazılarında görebilmekteyiz. Mali disiplin diyerekten, kamu harcamalarının bir “rasyonel zemine” oturtulması gerekiyor diyerekten, “kamuda tasarruf önlemleri” diyerekten 2025 yılını kemer sıktırarak geçiren vatandaşlarımızın, sadece iyi dileklerle ve beklentilerle yaşamlarına ivme kazandırmaları “havanda su döğmekten” başka bir şey değildir.
Siyasal iradenin gelir ve servet dağılımında gerçekten de esaslı bir “rasyonel zemine” oturan plan ile programa ihtiyacı vardır. Yurttaşını öncelemeyen, yurttaşına kulak vermeyen, kamu menfaatlerini bireysel çıkarlardan yukarıda görmeyen bir siyasal zihniyet ve irade ile ancak “az gider uz gider dere tepe düz gideriz” noktasına takılıp kalırız. 2026 Türkiye’sinde AK Parti iktidarının bence artık takkeyi çıkarıp düşünmesi gerekiyor: Dar ve kendine göbekten bağımlı bir çevrenin mi iktidarı olacağım yoksa iktidara gelirken oluşturulan geniş bir dayanışma kesiminin yani tüm toplumun iktidarı mı olacağım?
Zenginin daha zengin, fakirin daha da fakirleştiği bir düzende, vatandaşlar bırakın Maslow piramidinin üst basamaklarını, fiziksel ihtiyaçlarını bile zar zor karşılayacak durumu bu sene de devam ettirirler. Bu bağlamda, AK Parti’nin kuruluş dönemlerindeki tavır ve tutumlarını hatırlayarak, topluma daha yaşanabilir bir düzeni tesis etmenin varolabileceğini hatırlatması gerekecektir. Bölgemizde ve dünyada istikrarsızlıkların ve III. Dünya Savaşı laflarının eksik olmadığı göz önüne alındığında, siyasî erkin daha kapsayıcı ve kucaklayıcı bir dili ve politikaları tercih etmesi hepimizin lehine olacaktır.
Siyasî iktidar önce millet demeden, geleceğe dönük beklenti ve endişeleri yönetemeyiz.