Bizde özel günler sadece “şekilcilik” üzerinden anlam bulmakta. 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü olsun…
Anneler Günü olsun… Babalar Günü olsun…
Sevgililer Günü olsun…
Hep daha çok “biçimsel” olarak yaklaşılmakta. İşçinin bayramında da mevzuya aynı yaklaşım sergileniyor. Devlet, gücünü kullanarak “yasaklı alanlar” tespit ediyor ve işçi kafilelerinin buraya gelmesine izin vermiyor.
İşçiler de tarihsel anı ve hatıralarına istinaden, alanlara gelmek ve çiçek bırakarak, saygı duruşunda bulunmak istiyorlar.
Türkiye’de de dünyada da sanırım benzer manzaralar vuku buluyordur. İşçi sınıfının, ülkemizde “sınıf bilincinin” ayırdında olamamasından ötürü, senelerce marşlara ve sloganlara hapsolan bir işçi hareketine şahitlik ettik.
Türkiye, Osmanlı’nın geç sınai hareketlerinin mirasını almasından dolayı ne burjuvaziyi ne de işçi sınıfını “olması gerektiği” şekliyle tecessüm ettirebilmiştir. Osmanlının Sanayi Devrimini kaçırması, Türk Devriminin de tevarüs alınan mirastan ötürü, esaslı bir iktisadî atılım içinde olamaması…
Osmanlı İmparatorluğunun toplum düzeni içinde Batıdaki gibi bir sınıf ayrımının olmaması, tebaa’nın padişahın kulu olması ve yine “özel mülkiyet” mefhumundan bahis açılamaması gibi gerekçelerden ötürü, ülkemizde işçi sınıfı hareketleri daha çok Batı’dan taklit edilenler kadarıyla gelişme göstermiştir.
Batıda insanların haklarını elde etmek için uzun yıllar ve sürelerce mücadele etmelerine karşın, ülkemizde modern Türkiye Cumhuriyeti’nin tesisi aşamasında, genç cumhuriyetin hem sosyal hem de iktisadî kaynaklar bakımından yetersizliği, devrimin doğası gereği yukarıdan aşağıya birtakım hak ve kazanımların verilmiş olması, memleketimizde senelerce, işçi sınıfının arzulanan yaşam kalitesine kavuşamamasının da nedenleridir. Çünkü, işçi hareketi tam anlamıyla hiçbir zaman sınıf bilincini ve olgunluğunu kendi arasında oluşturamamıştır.
Atatürk’ün toprak ağalarına karşı verdiği mücadele önemliydi.
Bu bağlamda…
Modern Türkiye Cumhuriyeti çerçevesinden baktığımız zaman, işçilerin, genç cumhuriyetin ilk emekleme dönemlerindeki şartları içinde boğulup gitmesi, hazindir.
Slogan ve biçime yaslanan bir işçi hareketlerinin, sonuç vermeyen mücadelelerin, işveren karşısında bilinçli bir zümre tesis edememelerinin akıbetini, işte böyle alanlarda sonuçsuz şarkı ve türkü hareketleriyle izliyoruz.
Bu bağlamda…
Cumhuriyetin erdemine vakıf olabilecek bir birey, önce emeğinin ve çabalarının karşılığını, kendisini yetiştirerek, bulunduğu ve aidiyet hissettiği grubun kazanımları adına daha fazla mücadele ederek alabilir.
21.yy tablosu…
İşçilerin hak ve hukuklarını savunması gereken sendikalar bakımından da iç karartıcı. Ama baksanız ne gam! İşçi haklarını savunmakla kendilerini konumlandıran işçi örgütlerinin, izlenimlerden elde edilen sonucu daha çok “durumu idare” etmek yönünde.
Türkiye Cumhuriyeti…
Sendika ağalarından da çok çekiyor. Üye aidatlarıyla kendilerine şaşalı bir yaşam konforu tertipleyen sendika yöneticileri, önemli günlerde sadece zevahiri kurtarmak adına nutuk atmakta birbirlerinden geri kalmıyorlar.
Esasında… En büyük sıkıntı işçinin kendini geliştirememesi… Sınıf bilinciyle bulunduğu alana ve gruba karşı kendinde aidiyet hissedememesi.
Üretim sürecinin dışında kalan, düzenli bir işi olmadığından emeğe dayalı bir yaşam kuramayan, “ne iş olsa yaparım” noktasına gelen bir işçi profili, lümpen proletarya oluşturuldu. Toplumda sürekli işi olmayan, geçici işlerle yaşayan, sokak suçlarına karışan, kayıt dışı örgütsüz ve istikrarsız gelirle yaşayanların sayısı dramatik bir şekilde arttı. Siyasi iktidarlar ve sermayedarlar, elbette üretim araçlarına sahip olmayan ama emeğini satarak yaşayan, sınıf bilinci gelişmiş bir işçi sınıfı istemez. Bunun yerine üretimle bağı zayıf ya da kopuk, kolektif sınıf bilinci olmayan bir lümpen proletaryayı tercih eder.
Zira onlar kolay manipüle edilebilir, kısa vadeli çıkarlara göre hareket edebilir, sınıf dayanışmasına katılmaktansa otoriter güçler tarafından kullanılabilirler.
Bu bağlamda, Batıdaki gibi uzun yıllara dayanan gözyaşı ve kanla kazanılmış bir işçi hakları geçmişimiz olmadığından, ve dahası işçi hareketinin daha çok “sol jargonla” yönetilmesi ve yine daha çok slogana ve propagandaya indirgenen bir çalışma hayatı taleplerinin kollektivitiden uzak olmasından dolayı…
Sonuç noktasında hep akim kalınmıştır.
Öte yandan, özellikle sağ iktidarların iktidarlarını tahkim etmek adına, sivil tabanlı faaliyetleri boğmaları, yine sivil toplum örgütlerinin manevra yapmalarını kısıtlamaları, özellikle işçilerin “işçi sınıfı bilincinden” uzak tutulmaları…
Emekçilerin hak ve kazanımları noktalarında, hep siyasî iktidardan taviz koparma noktasına gelinmiştir.
Esasında… Türkiye’de son yıllarda her alanda yaşadığımız irtifa kaybının, demokratik sahalarda olsun, düşünce özgürlüğünü ilgilendiren alanlarda olsun, basın özgürlüğü olsun, hukukun tavsamaya başlamasında olsun; tüm vasatlaşmaya yönelik dönüşümlerde, yurdum insanının “gücünün” farkında olamamasındandır.
Çünkü… Otoriterleşmede olsun… Tek adam yönelimlerinde olsun… Diktatörlük eğilimlerinde olsun… Gerçekten de işçi sınıfının da cumhuriyet bireylerinin de konumlarının hakkını verememesidir. Bunun böyle olması, insanlarımızın, hak arama noktasında pasif kalmaları, işçi hareketlerini organize etmesi beklenen işçi örgütlerinin tepe noktalarındaki şahsiyetlerin siyasi iktidarlarla “organik” ilişki içinde olmaları ve dahası majestelerinin sendikacılığına soyunmaları, Türkiye’de emekçilerin haklarını almalarında yalnız kalmalarına yol açmaktadır.
Burada gerçekten de önemli husus…
İşçi sınıflarının “aidiyetlik” ve “bağlılık” hislerinden kopuk olarak, lümpen proteryalaşmaya başlamalarıdır. İşte zaten, hem sendika ağalarının hem de sağcı otoriter kamu yöneticilerinin tasavvur ettikleri düzen, itiraz etmeyen, herhangi bir bilinç içinde bir gruba ait olmayan insanların “yığın” hâlinde kalmalarını sağlayarak, rahatça manipüle ederek yönetmektir.
Bugün, türlü şekilde “öykündüğümüz” Avrupa ve Avrupalılık bir “bedel” ödenerek elde edilmiştir. Burada yine önemli olan, iş dünyamızın emek-sermaye taraflarının hiçbir aşağılık duygusuna yakalanmadan, hak edilen “insan onuruna” yaraşır bir ömrü barış ve esenlik içinde tesis edebilmeleridir.