AFGANİSTAN’DA TALİBAN yönetimi, köleliği yasal hâle getirmiş. Hayata geçirdikleri yeni ceza kanununda “efendi-köle” kavramları yer almış.
KADINLARA eğitim tamamen yasaklanmış.
Halk sınıflara bölünmüş… Cezalar kişiye göre olacakmış.
Dünya ileriye giderken, hâlen karanlık içinde kalmak çok ilginç. Ata erkil zihniyetin “kadından korkması”, mukaddes İslam dinini de kullanarak kadınları eve kapatmaları, eğitim haklarını ellerinden almaları…
Gerçekten de bu gelişmelere bakarak, Türkiye’nin sosyo-politik ve sosyo-ekonomik yapısının mukayesesini yapmak önem kazanıyor. Belki bazılarında şu türden cümleler alerjiye neden olabiliyordur:
- Türkiye’de yaşadığımız için çok şanslıyız…
- ATATÜRK’ümüze ne kadar şükranlarımıza iletsek az.
Öte yandan…
ANKARA’DA birçok noktaya, “Laikliğe ve Gericiliğe Karşı, İslam Şeriatına Tam Bağlıyız.”
“Yaşasın İslam Yaşasın Şeriat” pankartları asılmış.
Türkiye Cumhuriyeti olarak ne yaşıyorsak bu minvalde toplumumuzu galeyana getiren hareketlerden yaşıyoruz. İnfial yaratarak, ne elde edeceğiz?
Eğer, birilerinin hâlen “gizli ajandaları” varsa ve buradan hareketle Türkiye’de rejim ayarlarıyla oynamak niyetindeyseler, bu girişim tutmaz.
Artık, bu minvaldeki emperyalist oyunların “maşası” olmamak gerekiyor. Evet, memleketimizdeki yurttaşlarımızın çoğunluğu MÜSLÜMANDIR.
Öte yandan, hiçbir AMASIZ ve FAKATSIZ bir siyasal reel-politik, Türkiye’nin “laik” demokratik HUKUK devleti olduğudur.
Ortadoğu’daki devletlerin hâli ortada…
Kadınların toplumsal yapıdaki durumları ortada…
* * *
Hâlen, ülkemizde bazı odakların bu biçimde “Anayasal Düzene” aykırı, yasalara aykırı tertipler içinde olmaları; o küfrettikleri demokratik sistemin imkânlarından ötürüdür.
ATATÜRK’e hakaret etmek…
Atatürk’e düşman olmak…
Atatürk’ün yerleştirdiği düzene muhalefet etmek, ne bileyim “çocukluk” değil de nedir?
Değerli okuyucular…
Bu tipteki cemaat veya tarikat yahut merdiven altı yapıların tek gayeleri, “İslamî Düzen” vaadiyle iktidara gelip kız çocuklarını okulsuz bırakmak, kadınları toplumsal yaşamdan koparmak, en nihayetinde toplumu nefessiz bırakmaktır.
Bu bağlamda, küfrettikleri LAİKLİK, hem inanların hem de inanmayanların “yaşam güvencesidir”. Bu tür organizasyonların amaçlarından en büyüğü, belirttiğim gibi İslam ümmeti altında bir İslam Devleti inşa etmektir. Bu tip örgütlerde toplum “biz” ve “düşmanlar” şeklinde tasnif edilmekte ve insanlar birbirine yabancılaştırılarak saflara bölünmektedir.
Bu örgütlerde hedef İslam Devleti olduğundan, “Şeriat Yasaları” temel alınmakta ve sekülerizmin-dünya yaşamının- oluşturduğu demokrasi, anayasal düzen, yasa yapma ve uygulama, çokseslilik ve çoğulculuk Allah’ın hükmüne aykırı olduğu gerekçesiyle ortadan kaldırılması gereken başlıca engellerdendir.
Modern Türkiye Cumhuriyeti, laik düzende kurulan devlet yapısını daha ilerilere taşımak ve düzenin kökleşebilmesi için 1928 yılında, 1924 Anayasasında yer alan laikliğe aykırı “Devletin dini İslam’dır.” ifadesini çıkarmıştır.
Osmanlı Devleti’nde padişah ve şürekâsı imtiyazlı konumlarını devam ettirebilmek adına dinimizi politik amaçlarla kullanmışlardır. Bu bağlamda ümmeti oluşturan ve eşit haklara sahip olan halk, “tebaa” hâline getirilmiştir. Artık yönetime katılan bir kitleden değil yönetilen bir kitleden bahsetmek gerekir. Bu bağlamda padişahlar çoban, yönetilenler de “kul” olmuştur.
Atatürk ve TÜRK DEVRİMİ sayesinde uzun yıllar sonra, ümmet millet olmuş, kul ise vatandaş birey olmuştur. İşte bu yüzden, laiklik Türk Devriminin “temel taşıdır”. Laiklik, yasa önünde ayrı dinlere bağlı olanların eşitliği kadar aynı dinden olanların mezhep eşitliğini de olanak tanır.
* * *
Büyük önderimizin şu cümleleri önemlidir:
“Sofa sınıfının din simsarlığına izin verilmemelidir. Dinden maddi menfaat sağlayanlar, iğrenç kimselerdir. Bu duruma karşıyız ve buna izin vermiyoruz.”
İşte laiklik…
Milli birliğimizin sigortasıdır… İç barışımızın, gönenç içinde bir ömür sürmemizin kilit mekanizmasıdır.
İşte bu bağlamda, mukaddes dinimizden ve dinî değerlerden faydalanarak çıkar, makam, unvan peşinde koşanların peşinden gitmemek, esas olandır. Müslümanın ve müminin vazifesi, hiçbir şekilde Yaradan ve yaratılan arasına ne bir kişinin ne de bir şirkin girmesine izin vermemesidir.
Dindar vatandaşlarımızın ülkemizde hiçbir sorunları yoktur. Zaten, aklını ve dimağını kullanan dindar insanlarımız, bu “dinci tayfasına” ne pabuç bırakmakta ne de inanmaktadırlar.
Dinci tayfası, dinimizi kullanarak, yine laik ve demokratik devlet düzenimize başkaldırarak, masum ve cahil yurttaşlarımızı kâh aldatarak kâh isyan noktasına getirerek en büyük kötülükleri yapan şer odaklarıdır.
Değerli okuyucular…
Bu ülkede, dindarlar yaşadığı kadar farklı inançta ve mezhepte, yine inanmayan, farklı etnisitede ve dinde vatandaşlarımızda yaşamaktadır.
Yine RADİKAL GÖRÜŞLERE sahip insanlar da bu topraklarda soluk alıp vermektedir. İşte bu küfrettikleri, küffar dedikleri ülkede, namaz kılmaktalar, yine ticaret yaparak nafakalarını kazanmaktadırlar.
Laiklik ve çağdaş demokratik bir devlet düzeni…
Çoksesliliğe, çok kültürlülüğe, özgürlükleri baskı altında kalmadan yaşamaya izin vermektedir.
Ortadoğu’da… Kaosun çok fazla olduğu bir bölgedeyiz. İran karışık… Suriye öyle… Böyle çok fazla hengâmenin olduğu bir yerde, ülkemizi içeriden yıpratmaya çalışmak, hatta yıkma niyetinde olmak, geriye dönüşün hezeyanlarıyla sağa sola saldırmak, kanımca en büyük vatan hainliğidir.
Bizim dünyevî önderimiz ATATÜRK…
UFKUMUZ ve yolumuz medeniyet yoludur.