Tekstil sektörünü uzaktan izleyen biri değilim. Altı yıl boyunca bu sektörün içinde, kıdemli müşteri temsilcisi olarak çalıştım. Koleksiyon sürecinden fiyat pazarlığına, termin baskısından sevkiyat stresine kadar işin her aşamasını birebir yaşadım. O yüzden bugün tekstilin Türkiye’de neden zayıfladığını anlatırken, bunu yalnızca rakamlarla değil, sahada gördüklerimle değerlendirmek istiyorum.
Türkiye tekstilde uzun yıllar güçlü bir ülkeydi. Hızlı üretim yapabildi, kalite sundu, Avrupa’ya yakınlığıyla önemli bir avantaj yakaladı. Ancak son yıllarda bu tablo değişti. Bunun tek bir nedeni yok.
Öncelikle maliyetler ciddi biçimde arttı. Enerji, işçilik, finansman ve hammadde fiyatları yükseldi. Kur dalgalanmaları fiyat tutturmayı zorlaştırdı. Yurt dışındaki alıcı açısından Türkiye pahalı görünmeye başladı. Siparişlerin bir kısmı daha düşük maliyetli ülkelere kaydı.
Küresel rekabet de farklı bir noktaya geldi. Bangladeş, Vietnam, Pakistan, Mısır gibi ülkeler artık sadece ucuz değil; planlı, düzenli ve büyük ölçekli üretim yapabiliyor. Büyük markalar maliyeti merkeze alıyor. Türkiye’nin hızlı teslim kabiliyeti tek başına yeterli olmuyor.
Talep tarafında da zayıflama var. Avrupa’daki ekonomik yavaşlama, tüketimdeki düşüş ve değişen stok politikaları tekstili doğrudan etkiliyor. Markalar daha küçük hacimli, daha temkinli sipariş veriyor.
Ancak sektörün asıl meselesi burada başlıyor. Türkiye uzun süredir üretim gücünü, başkalarının markaları için kullanıyor. Yabancı firmalardan gelen teknik dosyalar tercüme ediliyor, modeller Türkiye’de üretiliyor ve ürünler o firmaların etiketleriyle ihraç ediliyor. Üretim Türkiye’de yapılıyor, sorumluluk burada alınıyor ama asıl kazanç Türkiye’de kalmıyor.
Bu sistem kısa vadede sipariş getiriyor. Fabrikalar çalışıyor, ihracat rakamına ekleniyor. Ancak masada konuşulan konu çoğu zaman kalite ya da tasarım olmuyor. Konu genellikle fiyat, termin ve indirim oluyor. Türkiye bu pazarlığın içinde sürekli geri adım atmak zorunda kalıyor.
Oysa tekstilde kalıcı bir yer edinmek, yalnızca iyi üretmekle sağlanmıyor. Ürünü kimin adına, hangi isimle ve hangi stratejiyle sattığın belirleyici oluyor. Kendi markası olmayan, kendi adıyla pazara çıkmayan bir yapı, maliyetler yükseldikçe daha fazla zorlanıyor.
Türkiye’nin artık fason üretimdeki gücünü markaya ve karar alma gücüne taşıması gerekiyor. Yıllardır başkalarının markaları için üretim yapıyoruz. Ürün bizden çıkıyor, kalite bizden çıkıyor, emek bizden çıkıyor ama isim başkasının oluyor. Kazancın en güçlü kısmı da başkasında kalıyor.
Aslında bakarsanız tekstil bitmiyor. Ama aynı şekilde de devam etmiyor. Bundan sonra ayakta kalacak olanlar sadece üretim yapanlar değil, değerini ortaya koyanlar olacak. Kendi markasını çıkaranlar, kendi adını yazanlar kalacak. Fiyatla yarışarak değil, değer yaratarak ilerleyenler yoluna devam edecek.
Bu bir tercih meselesi. Ya başkasının etiketiyle üretmeye devam edeceğiz ya da kendi ismimizle büyüyeceğiz. Artık karar verme zamanı.